| | Üretsiz Blog oluştur

MESNEVİ

MEVLEVÎ AYİNİNDE KULLANILAN BAZI MÜZİK ALETLERİ

MU9398868OC494_250
MEVLEVÎ AYİNİNDE KULLANILAN BAZI MÜZİK ALETLERİ

Kudüm: Özellikle tekkelerde kullanılan, bakır kâseler üzerine deve derisi gerili küçük iki davuldan oluşmuş usul vurma aracıdır.
Zahme: Kudüm vurulurken kullanılan değneklere verilen addır. Genellikle gül ağacından yapılır.
Kemençe: Yayla diz üzerinde çalınan, armudi şekilli gövdesi ağaçtan yapılan üç telli küçük bir müzik aletidir.
Ney: Klâsik Türk müziğinde ve özellikle tekke müziğinde yer alan, yanık sesli, kamıştan üflemeli bir müzik aletidir. Mevlânâ'nın eserlerinde ney sazına yapılan bir çok atıf mevcuttur.
Kanun: Dikdörtgen biçiminde, bir köşesi kesik, yassı bir sandık üzerine gerilmiş tellerden oluşan, tırnak adı verilen çalgıçlarla çalınan bir müzik aletidir.
Ud: Klâsik Türk müziği araçlarından, iri karınlı, kirişli, mızrapla çalınan on bir ya da on iki telli bir müzik aletidir. Gövdesi ve gövde üstü kapağı çeşitli ağaçlardan yapılır.
Tambur: Klâsik Türk müziğinin başlıca çalgılarından biridir. Mızrapla çalınır. Altı ya da yedi tellidir. Uzun sapı ve gövdesi ile gövde üstü kapağı çeşitli ağaçlardan yapılır.
Def: Zilli bir kasnağa gerilmiş zar veya deriden oluşan bir müzik aletidir.
Rebab: Gövdesi Hindistan cevizi, göğsü yayın balığı derisi, üç telli olan bir çalgıdır.Özellikle Mevlânâ'nın eserlerinde bu enstrumanla ilgili çeşitli misaller mevcuttur. Sultan Veled'in Rebabname adlı müstakil bir eseri vardır.
Halile: Özellikle tekke müziğinde kullanılan zilli vurmalı bir sazdır. Çok az bükümlü iki büyük bakır çanaktır.
Bendir: Tekkelerde icra edilen musikide kudümden sonra en çok kullanılan ritim aletidir. Genellikle geniş bir ağaç kasnak üzerine gerili deriden imal edilir. Son zamanlarda çeşitli sun'i malzemelerde kullanılır olmuştur. Önceleri ısıtma yoluyla akort edilirken sonraları kasnak çevresine akort burguları da eklenmiştir.

İHTİFALLER

mevlana5

MEVLÂNÂ ANMA TÖRENLERİ (1946-1960)

DOÇ. DR. MUSTAFA ÖZCAN

Selçuk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Mevlânâ törenlerinin yarım yüzyıldan fazla geçmişi vardır. Başlangıçtan itibaren bu törenlere ilgi gösterilmiş ve bu ilgi giderek çoğalmış ve yaygınlaşmıştır. Bu törenler sadece şehir ve yurt içinden Mevlânâ’yı sevenlere hitap etmemiş, yurt dışından yüzlerce insanı kendine çekmiştir. Biz bu yazımızda Mevlânâ ihtifallerinin başlangıcından 1960 yılına (1960 dahil) kadar ki gelişmelerini anlatacağız. Böylece ihtifallerin 8 az bilinen geçmişi hakkında bilgi vermiş ve kamuoyunu aydınlatmış olacağız.

Basında, 1946 yılından itibaren Mevlânâ ve Mevlânâ müzesi ile ilgili yazılar çoğalır. Hatta bu yazıların bir kısmı uyarı kabilindendir:

“... Mevlânâ’nın medfun bulunduğu Âsâr-ı Atika Müzesini gezmeye gidenler, içeriye girerken müşkil duruma düşüyorlar. Ayakkabılarını çıkarsalar, akrep sokması tehlikesi var, çıkarmasalar, hem saygısızlık, hem de nezaketsizlik.. Gerek manen ve gerekse maddeten çok yüksek değeri olan bu müesseseye çamurlu ve tozlu ayakkabılarımızla girmek, sağlık bakımından da doğru değildir. Güneş yüzü görmeyen bu yerde tozların tahribatı büyük olur.

Temizlik işlerinin elektrikli süpürgelerle yapılması ve geziciler için İstanbul camilerinde olduğu gibi beş on terlik bulundurulması güç bir şey olmasa gerek, yol halısı temini de olabilir.” 1

1946 yılında Müze ile ilgili şöyle yazılara da rastlanılır:

“ Bakanlar Kurulunun 2 Eylül 1926 tarihli kararnamesiyle kapatılan dergâh, 2 Mart 1927 tarihinde Âsâr-ı Atika Müzesi olarak açıldı. Bu müzenin bulunduğu yer, Alâeddin Selçukî’nin gül bahçesi imiş. Buraya Mevlânâ’nın pederi Sultanü’l-ulema namını taşıyan Mehmet Veled’e hediye etmiş, 18 Rebiülâhir 628 hicrî senesinde vefat ettiği zaman bahçenin havuzu mevkiine defn olunmuş, bilâhare yani Mevlânâ’nın vefatından sonra Selçuk hanedanı, Karaman oğulları ümerası tarafından üzerine bir kubbe yaptırılmış sonra Osmanlı sultanları tarafından muhafaza edilmiştir.

Cumhuriyet Hükümeti, Eski Eserler Müzesi haline koymuştur. Umumun görmesine her gün açık bulunmaktadır. Mevlânâ ve oğlu Yeşil Kubbe’nin altında medfundur. Müzenin çok zengin bir kütüphanesi vardır.”2

Türbenin içi hakkında da şu bilgiler verilmiştir:

“ Müzeye ceviz ağacından yapılmış nakışlı dış kapıdan küçük bir odaya girilir. Burada büyük camekânlar içinde el yazması ve altın yaldızla tezhip edilmiş kitaplar vardır. Buradan gümüş kapıdan içeriye girilince loş bir meydan vardır. Meydanın sağ tarafında merkadlar vardır. İşte bu merkadların devamında yeşil kubbenin altında (kubbe-i hardâ) görülür. Tam bu merkadın üzeri yeşildir.

Yeşil kubbe, Selçuk vezirlerinden Muinüddin Süleyman Pervane ve karısı Gürcü Hatun tarafından 676 H., 1277 M. tarihinde yaptırılmıştır. Kubbenin dışı on altı dilim üzerinde yeşil çinilerle donatılmıştır.

Etrafında ‘Ayetülkürsi’ yazılıdır. Mimarı Alemüddin Kayser’dir. Küçük kubbelerle istilâktik kubbe ve medhal, Mimar Hayreddin’in eseridir.” 3

Bu örneklerden de anlaşıldığı gibi Mevlânâ’yı anma töreni öncesinde, bir hazırlık yapılmış ve kamuoyu bilgilendirilmiştir. Konya’da biz ilk ihtifalin 1946 yılında yapıldığını görüyoruz. Bu konuda öncülük görevini Halkevi üstlenmiştir. Mevlânâ’nın ölümünün 673’üncü yıldönümüne rastlayan 17 Aralık 1946 Salı günü saat 11:00’de Halkevi’nde toplanılmış ve Mevlânâ’nın türbesine gidilmiştir. Saat 17:30’da ise Halkevi Sineması’nda Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk, “Mevlânâ’nın Hayat ve Eserleri” hakkında bir konuşma yapmıştır. Yine Mevlânâ’nın muhtelif ressamlar tarafından yapılmış portrelerinin projeksiyonla gösterileceği ve bu toplantıya herkesin gelebileceği duyurulmuştur. 4

Tören, gerçekten büyük bir ilgi çekmiştir. 17 Aralık 1946 günü saat 11:00’de Halkevi’nde toplanan mülkî, askerî erkân ile müftülük mensupları toplu bir halde Mevlânâ’nın ebedî istirahatgâhını ziyaret etmişler ve bu büyük Türk’ün manevî huzurunda saygı duruşunda bulunmuşlardır. Yine aynı gün Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk’un konuşması da dinleyiciler üzerinde çok büyük ve olumlu bir tesir bırakmıştır. Feridun Nafiz Uzluk, Mevlânâ için yapılacak tören maksadıyla Konya’ya gelmiş ve ertesi günü yani 18 Aralık 1946 Perşembe günü Ankara’ya dönmüştür.5

1946 yılı töreniyle ilgili değerlendirmeler son derece olumludur. Bilhassa Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk’un dâhi şair Mevlânâ hakkında vakıfâne ve ilmî konuşması çok beğenilmiştir. Sahnede Mevlânâ’nın bütün bir portresi yer almıştır. Epeyce kalabalık ve çoğu aydın olan izleyiciler, neyin derunî ve ilâhî sesinden sonra bu değerli hemşehrilerinin konuşmasını zevkle ve geniş bir ilgi, büyük bir dikkatle dinlemişlerdir. Profesör zaman zaman takdirle alkışlanmış, böylelikle Mevlânâ’yı “iyi anladığı ve anlattığı tasdik edilmiştir.” Ne yazık ki projeksiyon temin edilemediği için, Mevlânâ’ya ait başka resimler gösterilememiş ve özür dilenmiştir. Törenle ilgili bundan sonraki gelişmeleri basından izleyelim:

“… Mevlânâ, asırlardan sonra, bağrında yattığı Konya’da ilk defa sosyal ve ilmî hüviyetli bir toplantı ile anılmaktadır. Bu, küçük de olsa, manası çok büyük ve şükrana lâyık bir anış ve duyuş hâdisesidir.

Türk radyosu ve aynı gece ondan bahsetmekle kadirbilirlik göstermiş, farz olan ödevini yerine getirmiştir. Halkevimizin Mevlânâ’yı böyle bir toplantı ve vukuflu bir konuşma ile anışını ise yerinde bulur ve överiz. Çünkü ‘büyük bir âlem’ olan Mevlânâ’nın en koyu ve belirgin bir vasfı da, şahikalaşan manevî kıymet ve azametine rağmen ‘halkçılığı’, tevazuu idi. O, asırlarca önce düşünce duyuşlarıyla bütün bir arzı ve insanlığı kucaklıyordu ve ‘Türklüğünü’ söylüyordu.

Aziz Profesörün söylediği gibi Divan-ı Kebir’ini bastırmak şerefi, Konya’ya ve Konya zenginlerine nasip olmalıdır. Garplılar, Mevlânâ’yı bizden çok evvel anlamışlar, eserlerini dillerine çevirmişler, hakkında eserler yazmışlardır.” 6

Hemen belirtelim ki bu konuşmaların yapıldığı sırada Halkevi’nin başında Feridun Nafiz Uzluk’un mimar kardeşi Şahabettin Uzluk bulunuyordu. Bu da çok anlamlı bir tesadüftür ve Mevlânâ’yı anma töreninden sonra her ikisine birden teşekkür edilir.

Böcüoğlu müstear adıyla yazan Sabit Günbay, Müze ile ilgili dilek, şikâyet ve istekleri şöyle dile getirmiştir:

“Âsâr-ı Atika Müzesi – Mevlânâ Türbesi, Cuma günleri kapalıdır. Cuma namazı kılmak için Müze önündeki Sultan Selim Camiine gidenler, Müzeyi de görmeği diliyorlar. Acaba tatil gününün başka bir güne alınması hem halkın arzusunun yerine getirilmesi ve hem de varidat bakımından faydalı olur kanaatindeyim.” 7

1947 yılında ise ne yazık ki Konya’da tören yapılmaz. Mevlânâ’yı anmak ve anlatmak bu kez Ankara Üniversitesi Dil,Tarih ve Coğrafya Fakültesine düşer. Ama 1948 yılı için böyle diyemeyiz. 1948 yılı Mevlânâ törenlerine ilişkin haberler tören tarihi yaklaştıkça, basında yer almaya başlar. Sözgelişi büyük insan Mevlânâ Hazretlerinin ölüm yıldönümü vesilesiyle Halkevi’nde bir tören düzenleneceği ve bu törenin ne kadar önemi olduğu bildirilir. Ayrıca Mevlânâ âşığı, Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk’un da törende bulunacağı haber verilir. 8

Gerçekten de 1948 yılında büyük Türk şairi ve mütefekkiri Mevlânâ’nın 675’inci ölüm yıldönümü vesilesiyle 17 Aralık Cuma günü saat 19:30’da Halkevi’nde çok özel bir anma töreni yapılır. Hazırlanan programa göre Müze Müdürü Zeki Oral, “Mevlânâ’nın Hayatı ve Eserleri”, Belediye Başkanı Muhlis Koner, “Mevlânâ’nın Tasavvufu ve Felsefe İle Tasavvuf Arasındaki Fark” konularında konuşacaklardır. Ayrıca M. Nedim Güntel, Necati Elgin ve Fakir Usman da seçme şiirler okuyacaklardır. 9

Belediye Başkanı Muhlis Koner, törende yaptığı konuşmasında umumî olarak tasavvuf ve Mevlânâ’nın tasavvufu üzerinde durmuş, tasavvufla ilim arasındaki farkı ortaya koymuş ve gerçek tasavvufun ahlâka, topluma hizmetini belirtmiş, bu arada Mesnevî’den bazı hikâyeleri şerh etmiştir. Büyük eserlerini Konya’da veren ve aziz ruhunu Konya’da teslim eden Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin tarihî bir kıymet ve üstün bir değer olduğu, Konyalıların da bu uluslar arası dâhi insanı unutmadığı vurgulanmıştır.10

Öte yandan Konya’da bu sıralarda Mevlânâ’yı Sevenler Derneği kurulur. Bu konuda öncülük, Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk’tan gelir. Onun teşebbüs ve teşvikleriyle şehirde böyle bir dernek faaliyete geçmiş olur. Derneğin amacı, Mevlânâ’yı tanıtmak ve bankaya yatırılan paralarla Mevlânâ’nın kıymetli eserlerini birer birer neşrettirmektir. Bankada beş lirası bulunan her Konyalı ileride neşredilecek bu değerli eserlerden birer tane elde edebilecektir. Ayrıca bankada birikmiş bu paralarla gelecekte açılacak olan Konya Selçuk Üniversitesine eleman yetiştirilmesine çalışılacaktır.

1949 yılında bu kez Mevlânâ’nın 676’ıncı ölüm yıldönümüdür.17 Aralık 1949 Cumartesi günü Mevlânâ’yı anma programı gereğince saat 20:00’de toplanılır ve büyük Türk mütefekkiri Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî anılır. Herkesin serbestçe girebildiği bu törende şu program uygulanmıştır:

1-Halkevi Başkanı tarafından açış.

2-Mevlânâ’nın hayatı (Öğretmen Necati Elgin)

3-Mevlânâ’nın tasavvufu, tasavvuf ahlâkı, Mesnevî’den seçme hikâyeler ve bunların teşrihi (Belediye Başkanı M. Muhlis Koner)

4-Şiirler

5-Neyle bir hatırlatma ve naat. 11

Mevlânâ törenleri ertesi yıl da aynı heves ve heyecanla gerçekleştirilmiştir. 16 Aralık 1950 tarihli Yeni Konya gazetesinde, Mevlânâ’nın ölüm yıldönümünün programı yer almıştır. 17 Aralık 1950 Pazar günü Mevlânâ’yı anmak için toplananlar şu programla karşılaşmışlardır:

1-Açılış

2-Hayat ve şahsiyeti, naat, taksim, peşrev, saz semaisi

3-Felsefesi

4-Müziği hakkında konuşmalar, ney taksimleri

Törenler akşam Şahin Sineması’nda yapılmıştır.12 Törenlere giriş kartları ile girilir. Söz konusu törenler için giriş kartları Belediye Yazı İşleri Müdürlüğü tarafından dağıtılmıştır.13

1950 yılının 14 Mayıs’ından itibaren Türkiye’de iktidar değişmiştir. Yeni iktidar Mevlânâ törenlerine büyük değer vermeye başlamıştır. Bunun bir göstergesi olarak da 17 Aralık Pazar günü yapılacak olan Mevlânâ’yı anma töreninde bulunmak üzere İçişleri Bakanı Rüknettin Nasuhioğlu, beraberlerinde Konya Milletvekili Ömer Rıza Doğrul olduğu halde, 16 Aralık 1950 Cumartesi günü Konya’ya gelmiştir. Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin de bir gün sonra Konya’da olacağı haber alınmıştır.14

Tören gerçekten muhteşem olmuştur. Halk, Şahin Sineması salonunu doldurmuş, içeri giremeyenler ise tören konuşmalarını sokak ortasından dinlemek zorunda kalmıştır. Toplantı yüce Mevlânâ’nın büyük şahsiyet ve şöhretine uygun bir şekilde yapılmıştır. Toplantıda gerek söz ve gerekse musiki ile Mevlevilik canlandırılmıştır. 15

Hazret-i Mevlânâ’nın ölüm yıl dönümü münasebetiyle Konya Eski Eserler Müzesi de olan Mevlânâ Türbesini 1032 kişi ziyaret etmiştir. Ziyaretçilerin adedi bir gün sonra bir hayli artmıştır.16

Türk Milliyetçi Derneği Konya Şubesi, 1951 yılında Hazret-i Mevlânâ’nın 678. Ölüm Yıldönümü münasebetiyle bir anma töreni düzenlemeyi kararlaştırmıştır. Büyük önem verilen ve titizlikle hazırlanan bu tören için bir hayli davetiye bastırılmıştır. Bu davetiyelerle törene katılmak mümkün olmaktadır. Davetiyesiz kimsenin sinema salonuna alınmayacağı bildirilmiştir. Davetiyeler parasızdır. Davetiyeleri temin etmek için tören günü sabahtan itibaren Türk Milliyetçiler Derneği Konya Şubesi’ne baş vurmak gerekmektedir.

Hemen belirtelim ki 17 Aralık 1951 Pazartesi günü için geniş bir program hazırlanmıştır. Ankara’dan Pakistan Büyükelçisi, Millî Eğitim Bakanı, Prof. Dr. Nafiz Uzluk, Ömer Rıza Doğrul ve diğer milletvekilleri törene davet edilmişlerdir. 17 Aralık 1951’deki törenlerde M. Muhlis Koner, Dr. Hulki Âmil Keymen gibi değerli şahsiyetler konuşma yapacaklar ve Mevlânâ’nın şahsiyetini, eserlerinin değerini belirteceklerdir. Mesnevi’den şiirler okunacak, naatlar dinlenecektir. Böylece Mevlevî musikisi, raks ve sema ile tören zenginleştirilmiş olacaktır. Ayrıca 18 Aralık 1951 günü Selime camiinde yatsı namazını müteakip tanınmış 9 hafız tarafından Hazret-i Mevlânâ’nın ruhuna mevlit okutulacaktır. Türk Milliyetçiler Derneği’nin bu teşebbüsü şehirde memnuniyetle karşılanmıştır.17

Türk Milliyetçiler Derneği Konya Şubesi’nin düzenlediği bu toplantı, saat 20:00 ‘de, Halk Sineması’nda başlamış ve binden fazla insanın huzurunda yüce Mevlânâ anılmış, onun büyüklüğü bir kere daha anlatılmıştır. Bu toplantıya Pakistan Maslahatgüzarı bir telgraf göndermiştir. Bu telgraf okunduktan sonra açılıştaki zevatın arasında Pakistan elçiliği basın ateşesi Yakup Dadaşı ile elçilik özel kâtibi Nuru’l-İslâm Zübeyri de bulunmuştur. Ateşe Yakup Dadaşi, Türkçe bir konuşma yapmış ve Mevlânâ hakkında samimi duygularını dile getirmiştir. Misafir basın ateşesi Hazret-i Mevlânâ’nın ruhu için Sultan Selim Camii’nde okunan mevlidi de dinlemiştir. Mevlit çok güzel okunmuş, camii hınca hınç dolmuştur. Camide cemaatin huşu ile dinlediği mevlitte, Konyalı meşhur mevlithan Tahir Karagöz’den başka diğer güzel sesli hafızlar da yer almıştır. Ateşe, Konyalılara ve basın mensuplarına, kendilerine gösterilen yakın ilgiden dolayı teşekkür etmiş ve fırsat buldukça Konya’ya Mevlânâ’yı ziyarete geleceğini bildirmiştir.18

1952 yılında Mevlânâ törenlerine daha bir önem verilir. Bu maksatla Konya ve çevresinin önemini, turistik değerini belirlemek için bir kongre düzenlenir. Kongre, 9 Haziran 1952 Pazartesi günü saat 16:00’da Konya ve Çevresi Turizm Kongresi adıyla gerçekleştirilir. Kongreye altmıştan fazla delege katılmış, çoğu tanınmış kimseler olan kongre üyeleri arasında Akşehir ve Ereğli ilçelerinin Belediye Başkanları da yer almıştır. Saat 16:30 sularında Vali Kemal Hadımlı da kongreye gelmiştir. Belediye Başkanı Rüştü Özal’ın kısa bir konuşmasını müteakip Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü Turizm Şubesi Müdürü Selâhattin Çoruh bir konuşma yapar. Selâhattin Çoruh bu konuşmasında turizmin önemini, bu davanın bizde de müspet bir yola girdiğini anlatır ve turizm sanayinin bir memlekete ne kadar gelir temin edebileceğini çeşitli örnekler ve rakamlarla açıklar. Daha sonra kongrede, bir danışma heyeti kurulması veya bir dernek teşkili konusunda hararetli tartışmalar yaşanır. Vali Kemal Hadımlı bir dernek kurulması fikrini destekler ve eğer bir dernek kurulursa her bakımdan ve her yerden büyük yardımlar görebileceğini söyler. Neticede bir turizm derneğinin kurulması fikri kabul görür. Turizm derneğini kuracak müteşebbis heyet seçilir. Bu heyette Şadan Dinçer, Tevfik Ceylanî, M. Yavuz Süslü, Abdurrahman Örge, Celâleddin Kişmir, Sofu Tuğrul, Mehmet Önder, Fethi Ferit Uğur gibi önemli şahsiyetler görev almıştır. Bundan sonra her delege turizm konusunda gerçekleştirilmesini arzu ettikleri dilekleri söylemiş ve bilhassa Mevlânâ’nın ölüm yıldönümü töreninin cihanşümul bir mahiyet alması gerektiğini belirtmiştir. Bunun için de başta Hulki Âmil Keymen olmak üzere bir komite seçilmiştir. Kongre saat 19:00’da sona ermiştir. 19

Turizm Kongresi’nde karar altına alınmış olan Konya Turizm Derneğini kurmak üzere seçilen müteşebbis heyet, ilk toplantısını 14 Haziran 1952 Cumartesi günü yapmıştır. Müteşebbis heyet, o gün dernek ve turizm üzerinde görüşmelerde bulunmuştur. 20

Turizm heyeti çalışmaları yapadursun, üniversite öğrencileri daha atik davranmışlar Hazret-i Mevlânâ için bir mevlit okutmayı düşünmüşlerdir. Ankara’daki Konya Yüksek Tahsil Gençlerini Okutma Derneği, büyük mutasavvıf Mevlânâ Celâleddin Rûmî Hazretlerinin ruhuna, 29 Haziran 1952 Pazar günü öğle namazını müteakip Konya Sultan Selim Camii’nde mevlit okutmayı kararlaştırır. Bu mevlide Türkiye’nin tanınmış mevlithanlarından üstat Sadettin Kaynak, Abdurrahman Hendekli ve Ankara radyosunun değerli sanatkârlarından Sadi Hoşses ile Hafız Yeral’in katılacakları bildirilmiştir. Mevlidin Konya’daki organize işlerini genç diş doktorlarımızdan Nuri Yılmazgil üstlenmiştir. Gençlerin bu hareketi şehirde takdirle karşılanmıştır. 21

Ankara’daki Konyalı üniversite öğrencilerini okutmak üzere kurulan dernek, Mevlânâ’nın ruhu için okutmak istediği mevlide devrin Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ve Büyük Millet Meclisi Başkanı Refik Koraltan’ı da davet etmiştir.22 Devrin bu ünlü simaları elbette mevlide gelememişlerdir. Ama bu törenler için çağrılan Sadettin Kaynak’ın da geleceği bir türlü belli olmamıştır. Öbür hafızlar ise mevlit günü şehirde bulunmuşlardır. Mevlit, hoparlörlerle meydanlara iletilmiştir. 23

Öte yandan Hazret-i Mevlânâ’nın büyüklüğüyle mütenasip bir tören hazırlamak amacıyla kurulan komisyon üçüncü toplantısını yapmış ve bazı kararlar almıştır. Bu kararlar arasında Mevlânâ’yı tanıtmak, eserleri ve felsefesi hakkında bilgi vermek amacıyla ayda bir defa seri konferanslar vermek ve yıldönümü için bir de kitap hazırlamak gibi hususlar vardır. Konferanslardan ilki 3 Ağustos 1952 Pazar günü saat 17:30’da Belediye Halk Sineması’nda verilir. Konferansı Yüksek Mühendis Şahabettin Uzluk bir konuşma ile açar, müteakiben Mehmet Önder, Mevlânâ’nın hayat ve eserleri hakkında toplu bir bilgi sunar, daha sonra da Muhlis Koner, Mevlânâ’nın felsefesi üzerinde durur.24 Kalabalık bir dinleyici kitlesinin izlediği konferans geç vakte kadar sürmüştür. 25

3 Temmuz 1952 Perşembe günü Mevlânâ’nın ölüm yıldönümünde gerçekleştirilecek olan törenlerin hazırlıklarını yürüten komite, ilk toplantısını Belediye’de yapmış, ihzarî mahiyette olan bu toplantıda yürünecek yol haritası ortaya konulmuş, anma gününün bütün dünyaya en iyi bir biçimde duyurulması lüzumundan bahsedilmiştir. İkinci toplantının da on gün içinde yapılması kararlaştırılmıştır. Gerçekten de komite, 11 Temmuz 1952 Cuma günü ikinci kez bir araya gelmiş ve çalışmaları gözden geçirmiştir. 26

1952 yılının anma töreni için mekân olarak Belediye Halk Sineması seçilir. Saat 20:00’deki törenin programı aşağıdaki gibidir:

1-Açış, 2- Ney (Naat, taksim), 3-Mevlânâ’nın Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri 4- Mevlânâ’nın Doğduğu ve Yaşadığı Şehir, 5- İki Şiir, 6- Ney (taksim ve âyin),7- Mevlânâ’nın Tasavvufu ve Mesnevîsi, 8- Ney, 9- Kapanış. 27

Gerçekten de bu program kusursuz bir şekilde uygulanmıştır. Mevlânâ’nın 678. Ölüm Yıldönümü münasebetiyle hazırlanan bu programa uyulmuş ve binlerce Konyalı ile başta Ankara ve Afyon gibi civar illerden gelen yüzlerce Mevlânâ muhibbinin katılımıyla tören gayet parlak bir şekle bürünmüştür.

Program gereğince açış ve Ankara’dan gelen ney heyetinin naati ile başlayan tören, Mehmet Önder’le Muhlis Koner’in konuşmalarının ardından tekrar Mevlevî müziği ile sürmüştür.28Göz doktoru Hulki Âmil Keymen de güzel ve veciz bir konuşma yapmıştır. Halil Can, Selâmi Bertuğ ve arkadaşlarından oluşan ney ve ayin grubu, taksim ve naat-ı Mevlânâ’yı çalmış ve okumuşlardır. Fakir Usman da Bıçakçızâde’nin şiirini okumuştur. Arif Bilge ise “Mevlânâ’nın Doğduğu Şehir” başlıklı konuşmasını yapmış, onu tekrar müzik izlemiştir. Muhlis Koner’in konuşması da çok beğenilmiş ve tören müzikle sona ermiştir. 29

Aynı yıl, Mevlânâ hakkında üç dilde bir eser yayınlanmıştır. Celâleddin Kişmir ve Mehmet Önder tarafından 4 renkli bir kapak, bol resim ve temiz bir baskı ile hazırlanan Mevlânâ adlı Türkçe- İngilizce- Fransızca dillerinde yazılmış olan bu kitap, 18 Aralık 1952 Perşembe gününden itibaren satışa arz edilmiş ve büyük bir rağbet görmüştür. Az miktarda basılan bu kitabı, kimi hemşehriler ciltletmiş, kimileri de vitrinlerinde sergilemiştir. Kitabın resimlerini ressam Ziya Ünal, İngilizce’sini İbrahim Özgentaş, Fransızca’sını Mete Kargalık hazırlamıştır. 30

1952 yılı törenleriyle ilgili eleştiriler eksik değildir. Bu eleştirilerin en önemlilerinden biri, gazeteci Sofu Tuğrul’dan gelir. Aslında o eleştirilerini o günün insanlarında ve yetkililerindeki hâkim anlayışa yöneltmiş ve Mevlânâ törenlerini bir türlü dünya çapında bir programla kutlayamayışımız noktasında toplamıştır. Sofu Tuğrul şöyle demiştir:

“ … Her sene; ama muntazaman her sene, 17 Aralık geçtikten sonra bir gürültü, bir patırtı kopar: Bu sene, ‘ Mevlânâ, büyüklüğüne lâyık bir şekilde kutlanamadı; gelecek sene bu tören dünya çapında olsun, her yerden Konya’ya binlerce kişi gelsin, şöyle olsun, böyle olsun!’

Fakat günler, haftalar, aylar birer birer erir; kânunlara merdiven dayarız; hepimizi bir telâştır alır; koşarız; çabalarız, kıvranırız ve mutat üzere her sene olduğu gibi, Mevlânâ , değil dünya çapında, Konya ölçüsünde bile olamadan anılır geçer gider.

Gerçi bu himmeti küçümsememek lâzımdır. Zira daha evvelleri hatırlarsak bu bile yoktu. Ama, bu olmayış, şimdiki anmaların kâfi olduğuna bir sebep teşkil edemez.

Bu sene de böyle oldu. Her biri ayrı ayrı hürmete lâyık ve Mevlânâ muhibbi olan münevverlerden bir komisyon teşekkül etti. Sene içinde 3- 4 kere ancak toplanabilen komisyon çaresizlik ve bilhassa maddî imkânsızlık içinde kıvrandı durdu. Nihayet, diğer sütunlarda göreceğimiz programı ile çalışmalarının rezümesini verdi.

Takdir edileceği gibi bu asla kâfi değildir. Ve yine, sadece muhiplerden mürekkep bir komisyonun da bu büyük meselenin altından kalkmağa kudreti müsait değildir. Filân veya falân makamı kastederek söylemiyoruz; hangi makam olursa olsun böyle hayırlı ve büyük bir teşebbüse yardım etmeli, halkımız da bu çalışmaları bilhassa madde bakımından desteklemelidir. Bu, ancak böyle olursa, cihanşümul bir harekete geçilebilir, değilse, her senekinden bir hatve dahi ileri gidilemez”. 31

1953 yılı Mevlânâ törenlerinin geçmiş yıllardakinden farklı olması için uğraşılır. Bunun için Turizm Cemiyetine bağlı bir komisyon kurulur. Bu komisyonun Mevlânâ’nın ölüm gününe hazırlanmak üzere çalışması istenilir. İlk toplantısını 17 Kasım 1953 Salı günü yapar ve bazı kararlar alır. Toplantıda ilk olarak 1953 yılı ihtifalinin daha önceki yıllara göre daha geniş tutulması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca Ankara ve İstanbul ve diğer illerimizle temas edilerek farklı bir Mevlevî ayini yapmak imkânının araştırılması karara bağlanmıştır. Ayin başarılı olursa filme çekilecek, eser gelecek nesillere belge diye bırakılacaktır. Ne var ki bu konuda hükümetin iznine, teşvik ve ilgisine ihtiyaç vardır.

Diğer yandan ihtifalin Konya’da iyi bir şekilde gerçekleştirilmesi için hemen hazırlıklara girişilir. Kararlaştırılan anma töreni Belediye Sineması’nda yapılacak ve iki gündüz bir gece olmak üzere 3 defa tekrarlanacaktır. Bu münasebetle Mevlânâ ile ilgisi olan bazı zevat çağırılacak ve kendilerinden kısa birer konuşma yapmaları istenecektir. 17 Aralık 1953 tarihine yetiştirilmek üzere Mevlânâ adlı bir broşür çıkarılması düşünülür. Mevlânâ ihtifaline Ankara’dan ve İstanbul’dan bazı hemşehri ve milletvekillerinden yardım talep edilmiştir. Bu amaçla 2. bir komisyon kurulmuş ve bu komisyonun başkanlığına Dr. Hulki Âmil Keymen getirilmiştir. Komisyon bir hafta sonra tekrar toplanacak ve çalışmaları gözden geçirecektir. 32

Hemen belirtelim ki Erkek Sanat Enstitüsü de Mevlânâ törenlerine yetiştirilmek üzere Mevlânâ türbesinin rölyefini hazırlamaya karar vermiştir. Rölyef, ressam Hasan İpeklioğlu tarafından yapılacaktır.33 Hazret-i Mevlânâ’nın 680. Ölüm Yıldönümü’ne yetiştirilmek üzere hazırlanan kitap için ülkemizin tanınmış insanlarıyla, şehrin kalem erbabından yazılar istenilmesi ve bu yazıların Belediye Başkanlığına gönderilmesi uygun görülmüştür. Ayrıca Mevlânâ Komisyonu yapmış olduğu toplantıda yeni bazı kararlar almış ve Mevlevî ayininin tahakkuku için Ankara, İstanbul ve Afyon’daki hemşehrilerden yararlanmayı düşünmüştür. Bu arada ihtifalin bütün yurda duyurulmasına çalışılacağı belirtilmiştir. 34 Mevlânâ törenlerinin bir önceki yıla göre daha geniş bir surette ele alınmasını arzu eden komisyon, ilgili makamların fikirlerine baş vurmuş, gerekli ihtiyaç ve elemanların teminine çalışmıştır. Bunlar tamamlandıktan sonra izin meselesini halletmek istemiştir. 35

680. Mevlânâ İhtifali hazırlıkları tamamlanmış ve ihtifal iki gün ve üç kısım olarak düzenlenmiştir. Programa göre törenler, 16 Aralık 1953 Çarşamba günü saat 14:00’te Belediye Sineması’nda öğretmen ve öğrencilere, aynı günün akşamı saat 19:30’da davetiyesiz olarak halka, 17 Aralık 1953 Perşembe günü akşamı saat 19:30’da Belediye Sineması’nda davetlilere açık olacaktır.

İhtifali tertip eden heyetin davetlisi olarak Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, Nevzad Ayasbeyoğlu, M. Nuri Gençosman, Abdülbaki Gölpınarlı’nın Konya’ya geleceği haber verilmiştir. Bu kişilerden başka Hulki Âmil Keymen ile M.Muhlis Koner de birer konuşma yapacaktır.36 Sadi Hoşses, 30 kişilik Üniversite Korosu ile törenlere katılmıştır. Ayrıca ilk kez bu yıl, bu çapta bir ayin gerçekleştirilmiştir. O gün müstesna bir gün olmuştur. Abdülbaki Gölpınarlı, Konya’ya gelirken, kardeşi Şefik Kolaylı’dan aldığı Neyzen Tevfik’in o meşhur “ney”ini de beraberinde getirmiş ve Mevlânâ Müzesi’nde teşhir edilmek üzere yetkililere vermiştir. 37

680. Mevlânâ İhtifali, o zamana kadar görülmemiş bir mükemmeliyette geçer. O geceye ait izlenimler şöyle anlatılmıştır:

“ İhtifal 20 de başlayacak. Saat 19:30 da Belediye sineması hınca hınç dolmuş vaziyette. İğne atsanız yere düşmeyecek. Bu kadar davetli yalnız Konyalı değil, Ankara’dan, Afyon’dan, Niğde’den gelen yüzlerce Mevlânâ muhibbi yılda bir defa gelen bu büyük günü duymak, yaşamak için Konya’ya koşup gelmişler.

Saat 20:00. Hafif bir ney demi salonda inledi. O zamana kadar gürültülü olan salon birden derin bir sessizliğe gömüldü. Ney sesi o kadar hafif ve o kadar içten ki, salondakiler en ufak bir ses çıkarmaktan ürküyor, çekiniyorlar. Bu arada, program takdim ediliyor. Sonra Mevlânâ torunlarından Dr. Hulki Âmil Keymen ilk konuşmayı yapıyor. Mevlânâ için ne söylenebilir? Bizler onun için ne diyebilirsek, onun büyüklüğü karşısında ne söylememiz mümkünse Hulki Âmil de ancak onları söyledi. Perde açıldı. Mutrip heyetinin neyleri ilke Hafız Hayri, Naat-ı Şerif’i okumaya başladı. Bu anda salon tek vücut halinde Itrî’nin bu muazzam eseriyle doldu, kalbin çarpıntısında, nefes alışlarında bu lâhutî nağmeyi duyduk

Naat-ı Mevlânâ’dan sonra yine Itrî’nin rast ayin-i şerifini dinledik. Rast makamının bütün azamet ve tantanasını nefsinde toplayan bu nağmede, Mevlânâ’nın büyüklüğünü ve ulviyetini bir kere daha görür gibi olduk.

Şimdi gençleri dinliyoruz. Ankara radyosunun kıymetli sanatkârı Sadi Hoşses, üniversite gençliğini bu inanmış topluluğunu 15-20 günde hazırlamış. Sanki yıllardır bu mevzuda çalışmışlar zannedersiniz. Yine neylerin ve kudümün ritmine uyularak koro halinlde ve 32 gencin söylediği Ferahfeza birinci selâm bütün salonu oradan alıp, ulvî bir âlemin ufuklarına götürüverdi.

Mevlânâ muhiplerinden Nuri Gençosman’dan Mevlânâ’nın kâinat nizamı telâkkisini dinledik. Arkasından yine müzik. Bu sefer Eczacı Kimyager Nazmi Bey idaresinde mutrib heyeti bizlere Bayatî pişrev ve Bayatî ayin birinci selâmı dinletti.

Şimdi sıra Profesör Ali Nihad Tarlan’da.. Üstadın söylediklerinin hani birini not

etmeli. Zaten böyle bir şeye teşebbüs etseniz de muvaffak olamazsınız.. Bir an için o sihirli sözlerin âhengine kendinizi kaptırmayı görün. Not almak, - acaba ne söylüyor diye- imkânı elinizden gitti demektir. Prof. Ali Nihad Tarlan, Mevlânâ için konuştu. Fakat söyleyen de söylenen de ne kadar büyük ve beliğ olursa olsun onun yanında bir nokta mesabesinde bile değildir.

Şadi Hoşses korosundan üçüncü selâmı dinliyorsunuz. Arkasından Abdülbaki Gölpınarlı konuşuyor. Üstat o kadar dolu ve o kadar kendinden geçmiş ki, orada kendisi değil, Mevlânâ’dan bir ses fısıldıyor gibi. Ne alkış, ne teşyi üstadın umurunda değil. Gölpınarlı orada her şeyi Mevlânâ için ve her sözü Mevlânâ’ya ait olarak kabul ediyor. Kendisi için hâşâ… Mevlânâ orada iken Gölpınarlı’ya söz düşer mi? Ve nihayet şöyle bitiriyor: ‘ Mevlânâ için söz uzadıkça uzar, uzadıkça uzar. Bunun sonu yoktur. Ne kadar söylesem azdır ve bununla da biter mi zannediyorsunuz, bitmez Vallahi!.’

Şimdi Hayri Tümer’den Sabâ taksimini ve sabâ buselik âyinini dinledik. Muhlis Koner hocamız hasta imiş maalesef gelemedi.

Tören, burada bitiyor… Salon dağılıyor… Kime sorsanız kalbinde Mevlânâ’dan bir ses ve ruhunda Mevlânâ’dan bir parça ile oradan ayrıldığını size söyleyecektir.” 38

1953 yılı törenleri, şehirde apayrı bir hava esmesine sebep olmuştur. 17 Aralık gecesi gelip çattığında, o geceyi sahne arkasından izleyen ve mutrib heyetinin, üniversite korosunun, misafir hatiplerin arasında bulunan Celâl Kişmir şöyle tasvir etmektedir:

“Perde arkasından salonun, balkonun, locaların dolduğu yetmezmiş gibi ayakta kalan halk da bir o kadardı, onları gördükçe üzülüyordum. Benimle beraber tertip komitesi de üzülüyordu. Nereden, nasıl gelmişti bu kadar halk? Davetiyeler topu topu yedi yüz karadı… Böyle gecelerde darılan, gücenen, dışarıda kalan daha çok olur elbet. Fakat eldeki imkânlarla ancak bu kadarı yapılabilirdi. Kusurlar vardıysa affedenler de bulunacaktı elbet.” 39

1954 yılında Mevlânâ’yı anma törenleri 16 Aralık 1954 Perşembe günü başlar. 681. Ölüm Yıldönümü münasebetiyle büyük bir tören düzenlenir. Ancak törenin sınırlı sayıda kişilerce seyredileceğini düşünen tertip komitesi, çareyi onu üç defa tekrarlamakta bulur. Bu suretle daha geniş bir halk tabakasının törene katılımı sağlanmış olacak, gösterilen fevkâlade arzu kısmen de olsa tatmin edilecektir.

Asıl tören ertesi günü yapılır. Zira o gün, yüce Mevlânâ’nın fâni âlemden bekâ âlemine intikalinin 681 inci yılıdır. 17 Aralık Cuma günü akşam saat 20.30’da Şahin Sineması tıklım tıklım dolmuştur. Bu töreni, Ankara radyosunun naklen vermesi kararlaştırılmıştır. Törende aynı zamanda devlet adamlarımız da bulunmaktadır. 16 Aralık akşamı tören bir gece sonra da tekrarlandığı için biz sadece 17 Aralık Cuma günü yapılan törenin programını vermekle yetineceğiz.

O akşam, Konya tarihî günlerden birini yaşar. Tören tam saatinde başlar. Törende Ziraat Vekili Nedim Ökmen, Büyük Millet Meclisi Vekillerinden Fikri Apaydın, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın eşi Reşide Bayar, Başvekil Adnan Menderes’in refikası Berrin Menderes de hazır bulunmuşlardır. Yine Mısır Büyükelçisi Ekselans İbrahim Akif Elalüsive, Libya Büyükelçisi Ekselans Ali Esad Ecarbi ve bazı devlet temsilcileri, tanınmış ilim ve fikir adamlarımız da konuklar arasındadır.

İlk olarak Belediye Reisi İbrahim Aşçıgil açılış konuşmasını yapmış, müteakiben Dr. Hulki Âmil Keymen, Mevlânâ’nın hayatından bahsetmiştir. Sabri Özlü tarafından naat-ı şerif okunmuş, Ruşen Ferit Kam da Mevlevî musikisi hakkında izahat vermiştir. Hayri Tümer’in ney taksiminden sonra Yusuf Paşanın segâh peşrevi çalınmıştır. Hüzzam ayini ( Birinci Selâm ve Zehi Aşk Yürük) semadan sonra Refik Ahmet Sevengil, Mevlânâ’nın fikir ve sanat hayatımızdaki yerini anlatmıştır. Tanınmış kadın şair ve yazarlarımızdan Nezihe Araz, Mevlânâ hakkında bir şiirini okumuş, Millî Türk Talebe Birliği Ankara Üniversitesi Korosu Sadi Hoşses idaresinde ferahfeza makamlarında Mevlevî musikisinden örnekler takdim etmişlerdir. 15 dakikalık istirahattan sonra programın ikinci kısmına geçilmiştir. Edebiyat ve ilâhiyat doktoru Prof. Anne Marie Schimmel, “Garpta Mevlânâ Görüşü” konulu Türkçe olarak çok güzel ve etkili bir konuşma yapmıştır. Ulvi Erguner tarafından ney taksimi geçilmiş, Neyzen Emin Dedenin Suzinâk ayin-i şerifinden (Birinci ve ikinci selâmlardan) sonra üstat Halil Can’ın ney taksimi dinlenilmiştir.

Muhittin Celâl Duru, Mevlânâ tefekkür sisteminin Şark ve Garptaki tesirlerini anlattıktan sonra musiki tekrar başlamıştır. Bu arada Cüneyt Orhon tarafından kemençe ile saba taksimi yapılmıştır. Afyon ve Konya heyetlerinin katılımıyla oluşan mutribi müteakip İsmail Dedenin sababuselik ayinine geçilmiştir. Muhlis Koner, Mevlânâ ve tasavvuf hakkında konuşmuş, kapanış musikisi ile programa son verilmiştir. Kapanış musikisine bütün gruplar iştirak etmiştir.

Diğer yandan gelecek nesiller için tarihî bir belge yerine geçsin diye sema ayini, Maarif Vekâletince renkli olarak filme aldırılacağı haberi yayılmış ve 18 Aralık 1954 günü saat 14:00’de Mevlânâ Müzesi’nde hayatta kalan son Mevlevîlerin katılmasıyla böyle bir gösterinin yapılacağı duyurulmuştur. 40

Aslında bu film olayı kolay olmamıştır. Mevlânâ İhtifali Tertip Komitesi 1954 yılında yaptığı toplantıların birinde, o yıl Mevlevî semaının filme alınması ya da Mevlevî semaı için bir film hazırlanmasının üzerinde durulmuş ve Mevlânâ’nın 681. Ölüm Yıldönümü programını hazırlamaya koyulmuştur. Vali Yardımcısı Cemal Göktan’ın başkanlığında, Milletvekili Rüştü Özal, Belediye Reisi İbrahim Aşçıgil, Dr. Hulki Âmil Keymen, Muhlis Koner, Maarif Müdürü Nazım Esen, Lise Müdürü İbrahim Cengiz, Müze Müdür Vekili Mehmet Önder, Gazeteci Sofu Tuğrul, Öğretmen Memduh Yavuz Süslü ve Necati Elgin, Belediye Turizm Bürosu Şefi Celâleddin Kişmir, Yüksek Kimya Mühendisi Feyzi Halıcı’dan oluşan heyet, Belediye’de bir toplantı daha yaparak program üzerinde müzakerede bulunmuşlardır. Bu toplantıda bilhassa milletvekillerimizin törenlerin tertip ve filme alınması hususunda yardımcı olmaları istenilmiş ve kendilerine davet mektupları yazılmıştır.41 Bu girişimler netice vermiş, sema ayini gösterisi Basın Yayın ve Turizm Umum Müdürlüğünce renkli olarak 18 Aralık 1954 Cumartesi günü filme alınmıştır. Ankara ve İstanbul Radyoları sanatkârlarının iştirakiyle yapılan ayin gösterisine eski Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhi başkanlığında 23 Mevlevî görev üstlenmiştir. Mahalli renk ve havayı tam manasıyla vermesini bilen sanatkârlar tarafından başarılan bu iş, Konya’yı tanıtma yönünden çok başarılı bir adım olmuştur. 42

1954 yılındaki törenleri, Türkiye Radyoları yayınlamak istemiştir. Bu yolda da çeşitli hazırlıklara girişilmişse de Şahin Sineması’nda yapılan törenler, bazı teknik sebepler yüzünden naklen radyolarımızdan yayınlanamamıştır. Bunun yerine o sırada şehrimizde bulunan Ankara Radyosu Program Müdürü Refik Ahmet Sevengil başkanlığındaki heyet, törenleri banda almışlardır. Spikerliğini Ankara radyosundan Mukaddes Gözaydın üstlenmiş, törendeki programa dikkat edilmemiş, program dışı konuşmalara yer verilmiş ve şiirler okunmuştur. 18 Aralık 1954 Cumartesi günü akşamı saat 21:30’da band yayını gerçekleştirilmiş fakat şiir ve konuşmaların hemen hemen tamamı çıkarılmış, bol bol musiki dinletilmiştir. 43

1954 yılı törenlerinde bazı aksaklıklar yaşanmıştır. Eski Belediye Başkanı ve Mevlânâ törenlerinin düzenlenmesinde eskiden beri çok emeği geçen Muhlis Koner, gördüğü aksaklıkları yazmadan duramamıştır. Muhlis Koner’e göre o yılın törenleri bir mektep müsameresine benzemiştir. O, törenlerdeki aksaklıkları iki temel noktada toplamıştır:

İlki program harici konuşmalar, hitabeler yapılmış olması ve şiirler okunmasıdır. Eğer böyle program dışı konuşmalar yapılacak ise o zaman programa ihtiyaç yoktur. Programın uygulanmaması laübaliliktir, birtakım aksaklıklar meydana getirmiştir ve dedikodulara sebep olmuştur. Sözgelişi Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ konusunda en uygun isimdir, en yetkili kişilerden birisidir. Ama başta davet olunmamış, sonra neden davet edilmiştin? Burasını anlamak ve çözmek mümkün değildir.

İkincisi konuşmaların ve müziğin banda alınma meselesinde hata yapılmıştır. İhtifal konuşmaları ve müzik aynı zamanda radyo ile neşredilecektir. Fakat bazı teknik sebeplerle buna imkân bulunamamış ve banda alınıp ertesi günü neşredilmesi kararlaştırılmıştır. Ertesi günü görülmüştür ki radyoda yalnız Refik Ahmet Sevengil’in konuşması vardır. Bu zatın radyo konuşmaları güzeldir. Kendisi folklor ve tiyatro sahasında da başarılı çalışmalar yapmıştır. Ama Mevlânâ’nın hayat ve eserleri ile bilhassa tasavvufla uğraşmamıştır. Şimdiye kadar da bu yolda araştırma ve incelemelerine rastlanmamıştır. Refik Ahmet Sevengil’in radyo program müdürü ve sesinin radyofonik olması herhalde buna etki etmiştir. Sebep bu olsa gerektir. 44

1955 yılındaki törenlerin daha görkemli olması için çalışılır. Mevlânâ’nın 682. Ölüm Yıldönümü için filme alınan sema gösterisi ile ilgili hazırlıklar sürdürülür. Basın ve Yayın Umum Müdürlüğünce 2800 metre tutan ve iki saat devam edecek olan bu filmin tarihî açıklamalarını yapmak üzere Konya Müzeleri Müdürü Mehmet Önder, Vekâletçe Ankara’ya çağrılır ve filmin açıklamalarına, seslendirmelerine başlanılır. Filmin musiki kısmını radyoevi sanatkârlarından Neyzen Halil Can ve Hayri Tümer hazırlar. Müze Müdürü Mehmet Önder, bu vesileyle gittiği Ankara’da bir hafta kalacak ve film biter bitmez Basın Yayın Umum Müdürlüğü tarafından görevinin başına dönmesi sağlanacaktır. 45

1955 yılındaki törenler için hazırlıklar çok önceden başlamıştır. Zamanla bu hazırlıklar iyice ilerlemiş ve ihtifal programı çok geniş tutulmamakla birlikte canlı ve güzel geçmesi için her türlü gayret sarf edilmiştir. Üç gün devam edecek programda vazife alacaklarla temasa geçilmiş ve törenlere kimlerin katılacağı belirlenmiştir. Törenlerde Mevlânâ sevgisi ve aşkıyle tanınmış kıymetli kadın yazarlar ve profesörler arasında İlahiyat Fakültesi profesörlerinden Anne Marie Schimmel, Dil- Tarih ve Coğrafya Fakültesi Farsça Bölümü doçenti ve Fîhi- Ma-Fîh mütercimi Meliha Tarikâhya, Avrupa’da bilhassa Danimarka’da vermiş olduğu konferanslarla dikkati çeken ve kraliçe tarafından kendisine özel bir ilgi gösterilen Sofi Huri, yine tanınmış kadın romancılarımızdan Samiha Ayverdi, bulunmak üzere davet edilmişlerdir. Ayrıca İstanbul’dan Halil Can riyasetinde bir mutrib heyeti, Ankara’dan da Hayri Tümer, Nazmi Ulusemre musiki heyetlerinin de törende yer alması kararlaştırılmıştır. 46

Mevlânâ İhtifali Tertip Komitesi, 23 Kasım 1955 Çarşamba günü saat 14:30’da yeni Belediye Başkanı Nazif Tahralı’nın başkanlığında ikinci toplantısını yapar ve ilk toplantıda alınan kararların uygulanmasıyla ilgili gelişmeleri gözden geçirir ve ihtifal programına son şeklini verir. Bu arada ihtifalde konuşma yapacakların yanında mutrib heyetlerini belirlemeye çalışır. Buna göre İstanbul’dan gelecek heyette, Neyzen Halil Can’dan başka Hafız ve Neyzen Sadettin Heper, Hafız Şakir Efendi, Hafız Kâni Karaca, Neyzen Niyazi Sayın, Neyzen Ulvi Erguner, ayinhan Doktor Alâeddin Yavaşça da bulunacaktır.47 Bunlara ek olarak da Ankara’dan Neyzen Hayri Tümer, Neyzen Selâhattin Bertuğ ve arkadaşları törenlere katılacak ve böylece toplam beş ney, bir kemençe ve üç kudüm ve beş ayinhanla tören yürütülecektir. 48

Öte yandan tertip komitesi, yüce Mevlânâ’yı dört ayrı törenle anmayı kararlaştırmıştır. Bu yolla izdihamı kısmen de olsa önleyebilmeyi düşünmüştür. Dört törenin programı da aynı olacak ve bir yıl önce çekilen film de gösterilecektir.İlk tören 16 Aralık günü saat 14:00’te Şahin Sinemasında yapılacak ve bu töreni öğretmenlerle öğrenciler izleyeceklerdir. Son geceki törene ise, Ankara’dan gelen davetliler alınacaktır. Aynı akşam Belediye Sineması’ndaki töreni, davetiye sahipleri izleme imkânı bulacaklardır. Davetiye işiyle meşgul olmak üzere özel bir komisyon kurulmuştur. Tören hakkında temaslarda bulunmak üzere o sıralarda Ankara’ya giden heyet başkanı Nafiz Tahralı, basın mensuplarına Ankara’dan gelecek davetlilerin organizasyonuyla doğrudan doğruya Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğünün ilgileneceğini söylemiştir.49

1955 yılın konuşmaları davetlileri sıkmamak için kısa tutulmuştur. İlk olarak Belediye Başkanı Nafiz Tahralı, kısa bir konuşma yapacak, bilâhare yine kısa olmak kaydıyla ahfad-ı Mevlânâ adına Dr. Hulki Âmil Keymen, Müze Müdürü sıfatıyla Mehmet Önder sırayla konuşacaklardır. Diğer konuşmalar da hesap edilmiş, kaçar dakika konuşacakları belirlenmiştir. Gece yapılacak ihtifaller saat 20:30’da başlayacak ve 24:00’te sona erecektir.

Diğer taraftan komite üyeleri aralarında görev bölümü yapmışlardır. Buna göre Şahin Sineması’ndaki ihtifalin spikerliğini Kemal Or, Belediye Sineması’ndaki ihtifalin spikerliğini ise Namık Ayas üstlenmiştir. Sahne müdürlüklerine Feyzi Halıcı, Necati Elgin seçilmişlerdir. Teşrifat işi, öğretmenlere verilmiştir. Emniyet Müdürlüğü de her türlü emniyet tedbirini alacak ve Belediye Zabıtası da onlara yardımcı olacaktır. Yine ihtifalden iki gün önce Belediye’de özel bir büro meydana getirilecek ve her türlü müracaat bu büroya yapılacaktır. Büroda Dr. Fethi Ferit Uğur, Celâleddin Kişmir ve A. Rıdvan Bülbül çalışacaklardır. İhtifalde hazır bulunmak üzere Cumhurbaşkanının Konya’ya geleceğine ilişkin verilen haber, şehirde sevinç uyandırmıştır. 50

Hemen belirtelim ki 17 Aralık 1955 Cumartesi günü , Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin ölüm yıldönümü münasebetiyle İstanbul Radyosu da bir program hazırlamıştır. Bu program söz konusu tarihte ve

MEVLEVİLİK VE SEMÂ

mevlevi

MEVLEVİLİK VE SEMÂ

ESİN ÇELEBİ BAYRU

Hz. Mevlânâ'nın 22. kuşak torunu

"Şu halde Semâ aşıkların gıdasıdır

Çünkü Semâda Tanrı ile buluşma hayali vardır." (Hz. Mevlânâ)

Hz. Mevlânâ'nın Hakk'a yürüyüşünden sonra oğlu Sultan Veled ve dostları tarafından 13. yüzyılın sonlarında tesis edilen Mevlevilik, sadece Anadolu'da değil Balkanlar'da, Asya'da, Afrika'da ve Arap Yarımadası'ndaki insanları da yüzyıllarca aydınlatan ve hâlâ da aydınlatmaya devam eden bir 'olgun insan' yetiştirme yolu olmuştur.

Konya'daki Mevlânâ Dergâhı merkez olmak üzere 1 Afyon, Kütahya, Manisa, Muğla, Eskişehir, Bursa, Denizli, İstanbul, Bursa, Antep, Diyarbakır, Urfa, Adana, Ankara, Yozgat, Kastamonu, Sivas gibi birçok Anadolu şehrinde; Selânik, Belgrad, Bosna, Kahire, Mekke, Medine, Şam, Halep, Trablusşam, Tebriz ve Lefkoşe gibi yurt dışında 114 ayrı noktada teşkilatlanan Mevlevilik, altı yüzyılı aşkın bir süre başta; Hz. Mevlânâ'nın 'Allah'la birlikte olmak' olarak nitelendirdiği SEMÂ'sıyla tüm dünya insanlarının gönüllerine girmeyi başarmıştır. Bugün yine Hz. Mevlânâ'nın engin fikirleriyle birlikte insanları en fazla etkileyen Semâ'dır.

Semâ, Mevlevilik Tarikatı'nın en önemli unsurlarından biridir. Mevlevî dervişi olmak isteyen kişi önce nev-niyâz (yeni tâlib) unvanıyla Mevlevihanenin matbahında üç gün postta (Saka Postu) oturur 2 , bu süre sonunda eğer tarikata kabul edilme onayı almışsa başına sikke giydirilerek Mevlevihânede çalışmaya ve Semâ meşk etmeye başlar. Artık bu kişi bundan sonra 'can' diye anılır. Bir taraftan matbahta bulunan ortasında bir çivinin çakılı olduğu meşk tahtasında Semâ öğrenip tarikatının asıl objesini yerine getirmeye çalışan can diğer taraftan Abrîzcilik, Pazarcılık, Şerbetçilik, Süpürgecilik, Çerağcılık ve Somatçılık gibi 18 adet Dergâh hizmetlerinde de sırasıyla çalışır ve 1001 günlük çilesini çıkarmış olur.

Can'a bu hizmetleri yerine getirirken yeteneğine göre bir meslek de öğretilir. Bu meslekler genellikle güzel sanatların çeşitli dallarında olur; can'ın yeteneğine göre hattatlık, hakkaklık, çinicilik ve mûsıkîşinâslık eğitimi verilir. 1001 günü lâyıkıyla tamamlayan can artık Mevlevilik Tarikatı'na göre 'Dede' unvanı almış, kendisine bir hücre (oda) edinip orada yeteneğine göre çalışmalarına devam etme hakkı kazanmıştır. Bu Dede eğer isterse aynı imkânlarla başka bir Mevlevihâneye gitme hakkına da sahiptir.

Mevlevilik tarihinde yukarıda bahsedilen 1001 günlük çileyi çıkarmadan da dergâha devam edip Semâ öğrenen ve tarikatın gereklerini yerine getiren dervişler de vardı. Ayrıca dergâha hiç devam etmeden tarikatın yetkililerinden feyz alıp, zaman zaman da meclislere katılan kişiler vardı; bunlara da Mevleviliği seven manasındaki 'Mevlevî muhibbi' adı verilirdi.

Hz. Mevlânâ'nın Semâ'sı

Hz. Mevlânâ'nın ilk olarak ne zaman ve niçin Semâ ettiğine dair elimizde bilgi yoktur. Ama şu gerçektir ki, O dergâhta, evde, çarşıda ve bazen de ders esnasında cezbeye gelip herhangi bir kurala tabi olmadan içinden geldiği gibi Semâ dönmüş ve hattâ öyle zaman olmuş ki, Semâsındaki cezbe ve hararetten belindeki kemeri dahi çözülmüştür. Hz. Mevlânâ ileriki yıllarda Şems-i Tebrizi'nin kaybolmasından sonra (1247-8) sonra kendisine halef seçtiği Kuyumcu Selâhaddin'in 3 (ölm. 1264) sarraf dükkânının önünden geçerken onun çekiç darbelerindeki ritimlerden cezbeye kapılıp Semâ'ya başlayacak ve;

Yekî gencî pedîd âmed der în dükkân-i zerkûbî

Zihî sûret, zihî ma'nî, zihî hubî, zihî hubî

(Bu kuyumcu dükkânında bir hazine göründü

Ne hoş suret, ne hoş mânâ, ne güzellik, ne güzellik)

matlâıyla başlayan meşhur gazelini söyleyecektir.

Yine Hz. Mevlânâ bir gün Konya sokaklarında dolaşırken avladığı tilkinin postunu kendi lehçesiyle "dilku, dilku" diye bağırarak satan bir Türkmen'in bu nağmesinden cezbeye gelerek orada Semâ etmeye başlar. Çünkü 'dilku' kelimesi Farsça'da 'gönül neredesin?' anlamına gelmekte ve kelimeyi bu taraftan anlayan Hz. Mevlânâ'ya kafi derecede malzeme olmaktadır.

Hz. Mevlânâ'nın gerek Selçuklu sarayında, gerekse civar kentlerde düzenlenip dâvet edildiği toplantılarda Semâ meclislerini yönettiği ve katılanlarla birlikte Semâ yaptığı özellikle Eflâkî Dede'nin Menâkıbu'l-ârifîn adlı eserinde etraflıca anlatılır.

Hz. Mevlânâ bir gazelinde Semâyı 'mutlak fânîlik içinde bekâ zevkini tatmak' olarak vasıflandırır ve Semânın sırları hakkında şunları söyler:

Semâ nedir biliyor musun?

Belî (evet) sesini işitmek, kendini unutup Allah'a kavuşmaktır.

Semâ nedir biliyor musun?

Dostun hâlini görüp bilmek ve lâhut perdelerinden Allah'ın sırlarını işitmektir.

Semâ nedir biliyor musun?

Varlıktan habersiz olmak ve mutlak fânîlik içinde bekâ zevkini tatmaktır.

Semâ nedir biliyor musun?

Nefisle savaşmak, yarı boğazlanmış tavuk gibi toprakta kanlı bir hâlde çırpınmaktır.

Semâ nedir biliyor musun?

Yakup peygamberin ilâcını ve Yusuf'a kavuşma kokusunu gömleğinden hissedip koklamaktır.

Semâ nedir biliyor musun?

Musa peygamberin asası gibi her dem Firavunun sihirlerini yutmaktır.

Semâ nedir biliyor musun?

Meleğin sığmadığı 'li mâ Allah' sırrına vasıtasız olarak ulaşmaktır.

Semâ nedir biliyor musun?

Şems-i Tebrizi gibi gönül açmak ve kudsî nurları görmektir. 4

Hz. Mevlânâ yine bir rubaisinde şiirlerindeki mânâyı ve Semâsını şu şekilde özetler:

Başımı koyduğum her yerde, secde edilen O'dur

Dört köşe ve altı bucakta tapılan O'dur.

Bağ-bahçe, gül-bülbül, SEMÂ, sevgili;

Bütün bunlar hep bahane; asıl maksat olan O'dur. 5

Hz. Mevlânâ'dan sonra Semâ

İnsanın tabii hareketi olan dönmek, yani Semâ etmek, Hz. Mevlânâ Celaleddin Rumi'den sonra Hüsameddin Çelebi (ölm. 1284), Sultan Veled (ölm. 1312) ve Ulu Arif Çelebi (ölm. 1320) zamanında tarikat haline gelen Mevleviliğin bir sembolü olmuştur. Bu düzenlemelerle mûsıkî ile bütünleşen ve kurallara bağlanan dönme hareketi daha tesirli, daha görkemli ve daha ruha hitap eder bir hale gelmiştir. Yine Hz. Mevlânâ'nın torunlarından Pir Adil Çelebi (ölm.1490) zamanında bugünkü şekline yakın bir hal alan Semâ Mevlevilerce bir tören haline getirilmiştir.

17. yüzyıl ise diğer tarikatlarla birlikte Mevleviliğin de bir gerileme, hatta lağvedilmesiyle karşı karşıya kaldığı bir dönem olmuştur. Tarihe 'Kadızadeler Olayı' olarak geçen bu dönemde Osmanlı sultanı IV. Murad'ın tahtta olduğu vakit önce Vani adlı bir hoca, sonra da yerine Hünkâr şeyhi olarak geçen oğlu Fazıl Ahmed Paşa yoldan çıkmış tarikatları bahane ederek Mevleviliği de kapatıp, Semâyı yasaklatmıştır. Bu menfur olay tarih boyunca memleketlerine hiçbir zaman zararı dokunmayan Mevlevileri çok etkilemiş ve ebced hesabıyla 'Yasağ-ı bed' (H. 1077/M. 1666) (kötü yasak) olarak tarihlendirilmiştir. Bu yasak Vani'nin gözden düşme yılı olan 1684' e kadar 18 sene sürmüş ve bu tarihte kalkan yasağın ardından Mevleviler yeniden Semâ dönmeye başlamışlardır. Bu yasağın kalkması da yine Mevlevi şairler tarafından ebcedle "Mevlevîler döndü Cân'a aşk-ı Mevlânâ ile" (H. 1095/M. 1684) mısrasıyla tarihe kaydolmuştur.

Semâdaki semboller ve Semâzen kıyafeti

Bu törendeki her şey ayrı bir mânâya, ayrı bir güzelliğe sahiptir. Semâ edilen, Semâhane denen alanın şeklinden, üstüne oturulan postların renklerine, Semâzenin giydiği her giysiden, yaptığı her harekete kadar hepsinin bir mânâsı vardır; hepsi bir sembol ifade etmektedir. Mesela Semâhane dairevi bir alandır ve kâinatı sembolize eder. Şeyhin oturduğu kırmızı post Hz. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi'nin makamı sayılır ve şeyh efendi vekaleten bu makama oturur. Kırmızı renk 'vuslat' yani Allah'a kavuşma rengidir. Hz. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi güneş batarken Allah'a kavuşmuştur. Bilindiği gibi güneş batarken de doğarken de gökyüzü kırmızı bir renk alır. İşte şeyh postunun kırmızı rengi maddi dünyadan batışı, mânevi dünyaya doğuşu temsil eder. Mevleviliğe yeni girenlerin oturduğu post siyah olur. Siyah renksizliğin rengidir, tevhidi temsil eder, bütün renkleri içinde barındırır. Derviş bilgilenip yol alınca beyaz renkli posta oturmaya hak kazanır.

Semâzenin kıyafetine gelince; insanın kötü huylarının, yani nefsinin mezar taşını temsil eden sikkesi, nefsinin kefenini temsilen tennuresi, nefsini ise üstüne giymiş olduğu hırkası temsil eder. Semâzen Semâya başlarken hırkasını çıkarır ve mânevi bir temizliğe adım atmış olur. Semâzenin, kollarını çapraz bağlı olarak duruşu Allah'ın birliğini ifade eder. Kollarını iki yana açarak sağdan sola dönerken adeta kainatı bütün kalbiyle kucaklar gibidir. Gökyüzüne dönük olan sağ eli ile Hak'tan aldığını yeryüzüne dönük olan sol eli ile halka dağıtır. Burada ayrıca Semâzenin Hak'ta yok oluşu da vurgulanır.

Semâ töreni Mustafa Itrî (ölm.1712) efendinin bestelediği 6 Peygamber efendimizi öven Na't-ı şerif ile başlar. Allah'ın kainatı yaratışındaki "OL" (kün) emrini sembolize eden kudüm sesinin ardından ilahi nefes olan ney sesi duyulur. Kainat oluşmuş ve can bulmuştur.

Şeyh efendinin önderliğindeki Semâzenler Semâhanenin etrafında dairevi bir yol izleyerek yürürler. Her bir dairenin ilk yarısı maddi dünyayı ikinci yarısı mânevi dünyayı sembolize eder. Sultan Veled devri denen bu üç devir mânevi bir yolcululuğa hazırlanıştır. Semâzen nefis sembolü olan hırkasını çıkarır ve şeyhinden izin alarak Semâya başlar.

Dört selam olan Semâyı babam Celaleddin Bakır Çelebi'nin de belirttiği gibi şöyle özetleyebiliriz:

"Semâ kulun hakikate yönelip akılla - aşkla yücelip, nefsini terk ederek Hak'ta yok oluşu ve olgunluğa ermiş , kâmil bir insan olarak tekrar kulluğa dönüşüdür."

Bir Semâ töreninden sonra Semâzen de, töreni izleyen de Yaradan'ına biraz daha yaklaşır, O'na olan aşkı daha kuvvetlenir; arınır, tertemiz mutlu ve huzurlu bir ruha kavuşur.

İnsanlar bir şeyleri isterken yakararak dönmüşler, istekleri olunca sevinip dönmüşler, ruhlarının coşkusunu dönerek Semâ ederek ifade etmişlerdir. Tarihten edindiğimiz bilgiler bunlar, yani insanoğlu ilk gününden bu güne hep dönmüş, hep Semâ etmiştir. Göktürk kabartmalarındaki döner şekilde nakşedilen insan figürleri, Mısır kabartmalarındaki M.Ö. 5 bin yıllarına ait olduğu sanılan neyzen şekilleri, Semâ ve Ney'in ne kadar eski olduğu hakkında bilgi vermektedir. Hatta Ca'fer-i Tayyâr'ın Peygamber efendimizin huzurunda Semâ eder şekilde raks etmesi O'nun sessiz kalmasına ve bununla da Tayyâr'ın hareketini onaylaması anlamına gelmiştir 6.

Bugün Semâ deyince benim aklıma neşe içinde dönen insanlar gelir. Kendi etrafında, birbirinin etrafında, el ele, kol kola, omuz omuza neşe içinde dönen insanlar. Bu insanlar farklı zaman dilimlerinde farklı medeniyetlerde; ve hatta farklı dinlerde, ülkelerde ve yaşlardadır. Aralarında yeni yürümeye başlamış, kollarını iki yana açarak dönen bebekten; torununa sarılmış, mutlulukla dönen nineye kadar hepsi gözümün önünden tek tek geçer. Günümüzde yurt içi ve dışında rastladığımız bu sahneler Hz. Mevlânâ'nın öğreti ve mesajlarının ne denli güncel olduğu ve tabi ki Semâsındaki gizemliliği vurgulamak bakımından son derece önemlidir.

1925 yılına kadar Merkez özelliğini koruyan Konya Mevlânâ Dergâhı bu yılda çıkarılan Tekâyâ ve Zevâyâ kanunuyla kapatılmış, Müzeye dönüştürülme kararı alınmış, Merkez ise Halep Mevlevihânesi'ne kaydırılmıştır. Abdülhalim Çelebi Tekke ve Zaviyelerin kapatılması kanunu çıkmadan önce Gazi Mustafa Kemal ile yaptığı görüşmeler neticesinde, onun da onayını alarak oğlu, yani bu satırların yazarının dedesi olan Mehmed Bâkır Çelebi'yi Halep'teki Mevlevihâneye Şeyh olarak tayin etmiştir. 1945'e kadar Merkez olan Halep Mevlevihânesi'nin görevi ise Suriye Hükümetinin Çelebilik Makamı'nı 'resmen' kabul etmeyip Mevlevîhânenin vakıflarına el koymasıyla sona ermiştir.

2 Mevlevilikte çile diye tabir edilen bu uygulama, bütün Mevlevihânelerde değil sadece Matbah'ı bulunan (Konya, Afyon, Manisa, Galata, Kahire ve Gelibolu gibi) yerlerde icra edilirdi.

3 Hz. Mevlânâ ve Kuyumcu Selâhaddin'in dostlukları ve niçin kendisini halife seçtiği hakkında bkz. Nuri Şimşekler, "Hz. Mevlânâ ve Selâhaddin-i Zerkûb", Mevlânâ Panellerinde Sunulan Bildiriler I, Konya, 2000, s. 41-48

4 Şefik Can, Mevlânâ, İstanbul, 1995, s. 264

5 Mevlânâ'nın Rubaileri (Tam Metin), çev. M.Nuri Gencosman, I-II c., MEB Yay. İstanbul, 1997, Rubai No: 206

6 "Yâ habîballah Resûl-i Hâlik-i Yektâ tuî - Ber güzîn-i zü'l-Celâl-i pâk u bî-hemtâ tuî" beyitiyle başlayan bu nât-ı şerîfin güftesinin Hz. Mevlânâ'ya mı, yoksa torunu Ulu Ârif Çelebi'ye mi ait olduğu henüz kesinlik kazanmamıştır. A. Gölpınarlı bu nâtın sözlerinin Ulu ârif Çelebi'ye, Mehmet Önder ve Ö. Tuğrul İnançer ise Hz. Mevlânâ'ya ait olduğunu kaydetmektedir. Biz de çocukluğumuzdan beri yetkili ağızlardan bu nâtın sözlerinin Hz. Mevlânâ'ya ait olduğunu duyarız. (bkz. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, Konya, 2000, s. 30; Mehmet Önder, Mevlânâ ve Mevlevîlik, İstanbul, 1998, s. 224; Ö. Tuğrul İnançer, "Mevlevî Mûsıkîsi ve Semâ Âdâbı", Konya'dan Dünya'ya Mevlânâ ve Mevlevîlik", Karatay Belediyesi Yay., 2002, s. 194)

7 Yahyâ Âgâh b. Sâlih el-İstanbulî, Mecmû'atü'z-Zara'if Sandukatü'l-Ma'ârif, Haz. M. Serhan Tayşi, Tarikat Kıyafetlerinde Sembolizm, İstanbul, 2002, s. 164

SİLSİLE

Bu İcazet benim tarafımdan verilmiştir. Ve ben ki; fakir ve hakir Muhammed bin Cemaleddin ibn-i Adil bin Arif bin Adil bin Arif bin Muhammmed bin Muhammed bin Muhammed El-Hüseyn'ül-Belhiyy'ül-Bekrî'yim.Allah hepsinden razı olsun. Ne güzel selef ve ne güzel halef ! Allah,onların aziz ruhlarını ve sırlarını takdis (yüceltsin) etsin.

Bismillahirrahmanirrahim.

Mana ve beyan nurlarıyla velilerinin kalplerini nurlandıran, faziletinin feyziyle hikmetin ve kavrayışın kaynağı olan lisanı insana bahşeden, akli ve nakli deliller aracılığıyla anlaşılması zor ve kavranılması derin konuları insan kavrama ilhamını veren Allah'a hamd olsun.

O (Allah) ki, bundan önce Tevrat'ı ve İncili'i insanlar için hidayet kaynağı olarak indirdi. Sonra da O Nur'u, hakiki imanın ölçüsü ve ikan (Allah'tan gerçek anlamda korkma, takva) nın mi'yarı olan Furkan'ı indirerek insanlar için sıdkı (dosdoğru yolu) sağlamlaştırdı. Bu nur (Furkan)la, Hakk batıldan, irfan cehaletten seçilip ayrılmaktadır. Allah böylece buyurdu ki, adalete dikkat edin ve ölçüyü kaçırmayın. Biz artık azgınlık(tuğyan)ın boğucu girdablarından ve şeytanın başımıza açacağı musibetlerden Allah'a sığınırız. Allah'tan bizi gerçek takvanın delillerine ve ahkam(şeriat)ın açık ve geniş yollarına ulaştırmasını niyaz ederiz.

Sayısız, sınırsız, binlerce Salat ve Selam, asırlarca, lisanlar tevhidi söylediği müddetçe, ceza ve ihsan günü olan kıyamete kadar; bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderilen, ihsan sahibi ve güzel ahlak üzerine yaratılan, Adnan oğulları aşiretinden Abdullah'ın oğlu Muhammed Mustafa'ya, O'nun ailesine, arkadaşlarına, kendileri (Allahtan) razı olan ve kendilerinden razı olunanlara olsun.

Birbiri ardınca gelen nimetleri ihsan ederek feyiz ve bereketleriyle bütün alemdeki darlık ve sıkıntıları gideren, sanatının kudretindeki incelikleri, bedii hikmetlerini gökleri ve yeri yaratarak ortaya çıkaran sanat ve kudret sahibi, zahir ve batın olan Yüce Allah'a sonsuz, sınırsız hamd, sayısız şükürler olsun.

……………………………………………………………………………………………….......

Doğu ve Batı Alimlerinin Sultanı, karanlık gecelerde Allah'ın nurlarının en parlağı, evtad(tasavvufta üstün şeyhler, dağ)ın kutbu, üstün hallerin sahibi, ezel sırlarının şarihi, İslam'ın direği imam oğlu imam, Hazret-i Zülcelal-i vel'İkram olan Allah'a giden iyilerin yol göstericisi, din ilimlerinin ve işaretlerinin düzenleyicisi, yakin yollarını ışıklandıran, arş hazinelerinin anahtarı, döşenmiş, yayılmış varlık aleminin kenzi'(küntü kenzen mahfiyyene işaret)nin mazharı, kemalin nuru, cemalin dolunayı, dini ilimlerin semasının güneşi, marifet göğünün ayı, melekut aleminin gezgini, ceberut aleminin dalgıcı, müşahhas akıl, mücessem aşk, önce gelen mürşit, tertemiz sır, ortaya çıkan gerçek, görünen nur, mukaddes ruh, kalplerin sefiri, gayb vadilerinin hafiri, tevhid ehlinin hamisi, mülhidlerin mahvisi, hikmet ve ilimlerle tevhidin bedii yolcusu ve güzel sıfatların sahibi olmakla Allah'ın seçip ayırdığı, Allah'ın yardımıyla cümlenin işlerinin yardımcısı, Allah'ın büyükler arasından, Arap ve Acem'in arasından seçtiği Mevlânâ Hazretleri (Allah sırrını takdis etsin) kendi yolu hakkında buyurdu ki: 'Bu yol sadece bir davet değil, aynı zamanda Nebi aleyhisselamın hamdi'nin yoludur. Ben bu devleti kurdum ve bayrağını böylece yücelttim.' Kendilerinin işareti ve keşfiyle bu yol, bütün dış vehimlerden uzak, Allah'a doğru yürüyen bütün devirler, zamanlar boyunca bütün tavır ve davranışları düzetecek, akort edecek, onları ıslah edecek bir düzen ve üslup kurarak artık kalıcı hale gelmiştir.

Alemlerin Kutbu, bilgi sahiplerinin özlerini dirilten, Peygamber Efendimiz'in övgüsünde söz ve mana sahibi, milliyetin ve dinin celali, öncekilerin ve sonrakilerin övüncü, Taha ve Yasin nurunun varisi, peygamberlerin ve seçilerek gönderilenlerin halifesi, velilerin en mükemmeli ve mührü, Allah'ın hayırları ve selamı O'nun üzerine olsun. Saliklerin ruhlarını nurlandıran, seçilmiş güzel yolların zikrinde, şeriatın yolları, ilahi menziller ve hakikatin durakları hakkında sözleri ve fiilleriyle ilahi tavırların ve sözlerin sahibi olarak Mevlânâ Hazretleri -Allah sırlarını takdis etsin- üstün tutulmuştur. Allah aziz sırrını ululasın, O'nun, Mevlânâ Hazretleri'nin buyurduğu gibi: Benim dostum yaratılmışların en hayırlısı olan Yusuf'un güzelliği'ne sahiptir.. Sen buna nasıl dayanırsın ki, gece kuşlarının gündüz kuşlarına tamah etmesi boşunadır.Çünkü gece kuşları ışığa bakamazlar.' Yine, Allah O'nu nurlandırsın, bedeni uykuya dalan Hazret-i Mevlânâ'nın buyurduğu gibi: İnsanlar Hallac'ın sırrını anlayamadıkları için O'nu dara çektiler. Hallac beni tanısaydı, sırrımdan haberdar olsaydı O beni dara çekerdi.'

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: 'Allah'ın öyle kulları vardır ki, Onlar bir kula nazar ettiklerinde O'na mutluluk elbisesi giydirirler.'Yine Peygamber Efendimiz'in buyurduğu gibi. Allah'ın bir kısım kulları vardır. Onlar peygamberlerden değillerdir, şehitlerden de değildir.Fakat peygamberlerle şehitler onların Hakk'a yakınlığına ve Hakk katındaki makamlarına gıpta ederler.' Yine O salavatullahi aleyhim Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: Allah'ın bir kısım kulları vardır ki onlar, yağmur gibidirler. Toprağa düşerlerse buğday (bürri) olup bitirirler, denize düşerlerse inci ( dürri) olurlar.

…………………………………………………………………………………………………..

Hilafet ve vilayet; arş hazinelerinin anahtarını ve yeryüzünün emniyetini elinde bulunduran Hazret-i Mevlânâ'dan, Ahi Türkoğlu zamanın Cüneyd'i vaktin Bayezid'i Hakk'ın ve dinin Hüsamı Hüsameddin Çelebi'ye, O'ndan, dedem, sultan oğlu sultan, dinin ve Hakk'ın Baha'sı, Bahaddin Veled'e (Sultan Veled'e), Ondan, sırrının içinde sırrını sırrıyla gizleyen sır sahibi, milletin(dinin) ve Hakk'ın celaline sahip Ulu Arif Çelebi'ye, Ondan, Dinin ve milletin güneşi Abid Çelebi'ye, O'ndan, ariflerin övüncü, dinin keskin kılıcı Vacid Çelebi'ye, O'ndan, mekansızlık alemini mekan tutarak, alemleri gezen Muzaffereddin Emir Adil Çelebi'ye, O'ndan, Muhammed Çelebi'ye, O'ndan Arif Çelebi'ye, O'ndan Burhanedddin Çelebi'ye, O'ndan, Abid Çelebi'ye, bu hilafet, velayet, hizmet ve istikamet rahmetli Cemaleddin Çelebi'ye, O'ndan, zayıf ve nahif olan bu kula, bana intikal etmiştir.

…………………………………………………………………………………………...

Ahi Ali'nin oğlu Mevlevi Dervişi Muhammed Çelebi Rabbani bir şeyh ve samedani bir derviştir.Uzun müddet Mevlânâ yolu içinde bulunmuş birçok hizmeti yerine getirmiştir……..Buradaki şecereyi takdim etmem, bu şecerenin menbaı, icazetin gerçekleşmesini sağlamıştır.Bu icazet derviş ve muhipler için şifa kaynağıdır.

…………………………………………………………………………………………...

ilim ve amel ehli olanlar, fetva vermeye yetkili bulunanlar, geçmişlerin övüncü, safa ehlinin madeni, iyilerin dostu samedani arif, Ahi Ali'nin oğlu Mevlevi Dervişi Mehmet Çelebi'yi halife olarak uygun gördüler ve tayin ettiler. O'nun sözleri, eylemleri, şeratın erkanına, tarikatın adabına ve hakikatin rumuzlarına uygundur.

…………………………………………………………………………………………...

Hidayet veren Allah'a uyanlara selam olsun.

Allah'ın yüzünü iyiliklerle bezediği, müminlerin emiri Hazret-i Ali Efendimiz, Peygamber Efendimiz'den rivayetle buyurdular ki; Bir insanın herkesten ve her şeyden gizli, sadece kendi başına Allah'ı zikretmesi çok büyük bir şeydir.' Çünkü Resul-i Ekrem Efendimiz, Hazret-i Ali'nin; kıyamet ne zaman kopacak Ya Rasulellah sorusuna, 'Yeryüzünde kelime-i tevhidi zikredenler oldukça kıyamet kopmayacaktır.' diyerek cevap buyurmuşlardır.

İşte, Hazret-i Ali Efendimiz'in, böylece Peygamber Efendimiz s.a.v'den aldığı bu (tevhid sancağı) kelime-i tevhid, O'ndan, Hasan-ı Basri'ye, O'ndan Habib-i Acemi'ye, O'ndan, Davud-ı Tai'ye, O'ndan, Ma'ruf-ı Kerhi'ye, O'ndan, Sırr-i Sakati'ye, O'ndan, Cüneyd-i Bağdadi'ye, O'ndan, Şibli'ye, O'ndan, Muhammed Zeccac'a, O'ndan,Muhammed Nessac'a, O'ndan,Ebubekir Nessac'a, O'ndan, Ahmet Gazali'ye, O'ndan, Ahmet Hatibi'ye, O'ndan, Şems'ül Eimme Serahsi'ye, O'ndan, Sultan'ul Ulema Bahaüddin Veled'e, O'ndan, Seyyid Sırdan Burhaneddin Muhakkık Et- Tirmizi'ye, O'ndan, Mevlânâ Celaleddin'e, O'ndan, Hakk'ın ve dinin güneşi Muhammed Şemseddin Tebrizi'ye, O'ndan, Sultan oğlu Sultan Sultan Veled'e, O'ndan, oğlu Ulu Arif Çelebi'ye, O'ndan, Şemseddin Abid Çelebi'ye, O'ndan, Emir Vacid Çelebi'ye, O'ndan, Emir Adil Çelebi'ye, O'ndan, Arif Çelebi'ye, O'ndan, Abid Çelebi'ye, O'ndan, Cemaleddin Çelebi'ye telkin edilip anlatılmış, aktarılmıştır.

881.Hicri yılın (Gurre-i Muharrem) Muharrem Ayı'nın ilk gününün gecesinde yazılmıştır.

Not: Bu Hilafet icazetnamesi, Hicri 881, M. 1517 yılında Konya Postnişini Cemaleddin Çelebi oğlu Muhammed Çelebi'nin Ahi Ali oğlu Muhammed Çelebi'ye verdiği icazetnemedir. Aslı şimdi sayın Sami Tokgöz'de bulunmakta olup, onun izniyle burada bazı bölümleri neşredilmiştir. Kendisine teşekkür ederiz.

MEVLEVÎHANELER

74

MEVLEVÎLİĞİN TARİHİ SEYRİ

YRD.DOÇ.DR. NURİ ŞİMŞEKLER

S.Ü. Fen-Edebiyat Fak. Öğretim Üyesi

Tarihler bundan yedi yüz küsur yıl öncesini, 17 Aralık 1273'ü gösteriyor, gün başka coğrafyalarda doğmak üzere garbı kızıla bürüyordu. Tabi ki güneş her ne kadar batıyor gibi görünse de mutad seyrini tamamlayıp nöbeti gereği bütün dünyayı aydınlatacaktı. Şems'in sebebi ve Yüce Allah'ın inayeti ile tüm dünyaya ışık olacak olan Hz. Mevlânâ güneşi de aynı saatlerde batıyor; ama bu gidiş Sevgili'yle buluşmanın kutlu bir habercisi olmakla birlikte, yakın zamanda batmamak üzere tekrar doğacağı müjdesini de veriyordu.

"Ölüm hayattır; hayattır ölüm. Fakat gerçeği örten görüş onu tersine gösterir." (Hz. Mevlânâ, Divan-ı Kebir, I-VII c., Çev. A. Gölpınarlı, Ankara, 1992, Gazel, V, 97)

Fazla uzun sayılmayan ve Şems öncesi ve sonrası olmak üzere hayatında 'âlimlik' ve 'âşıklık' mertebelerini aşan Hz. Mevlânâ, başta insan gibi yaşama sanatını öğrettiği Mesnevî'si olmak üzere, ilâhî cezbelerle dilinden dökülen sırların yer aldığı Divanı ve diğer mensur eserlerini bırakmıştı geriye. Asıl önemlisi bu yazılı eserlerin haricinde her Müslüman'a örnek olabilecek ve kendisinin de buyurduğu gibi 'Kur'ân'ın kulu ve Hz. Peygamberin yolunun tozu' felsefeli İslâm merkezli yaşam tarzının önemli hususiyetlerini miras bırakmıştı.

Peki bu eserlerindeki bazen açıkça, bazen sırlar halinde, bazen de en cahil kişinin dahi anlayabileceği tarzda ifade edilen öğretiler, kendisinin Hakk'a yürümesiyle görevini tamamlayacak mıydı? Yada; örnek ve yerli yerinde hoşgörü dolu yaşam biçimi bir-iki kuşak dilden dile dolaşıp sonra unutulup gidecek miydi?

"Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecek; onları yönetecek ve onlara önderlik edecektir." (Hz. Mevlânâ, Sipehsâlâr, Çev. Tahsin Yazıcı, s. 75)

İşte bütün bu soruları kendi kendine soran oğlu Sultan Veled, yakın dostu Hüsâmeddin Çelebi ve diğer müritler bu görevi üslenmiş ve beklentiler doğrultusunda Mevleviliği kurmuşlardı.

Mevlevîliğin tarihi seyrini kaleme almaya çalıştığımız bu yazıda aşağıdaki Mevlevîlik tarihinin kaynaklarından istifade edilerek makamda bulunan Çelebiler, yaptıkları önemli işler ve dönemi siyaset adamlarıyla ilişkileri ana hatlarıyla sunulacak, hayli tafsilatlı olan Mevlevîliğin öğretileri, örf ve adetleri ve âdâb ve erkânı gibi konulara girilmeyecektir.

Mevlevîlik Tarihinin Bazı Önemli Kaynakları:

- Velednâme, Sultan Veled (ölm. 1312), Nşr. Celâleddîn-i Hümâî, Tahran, 1315 hş./1937, Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, İbtidânâme, Ankara, 1976

- Risâle-i Sipehsâlâr be Menâkıb-ı Hüdâvendigâr, Ferîdûn b. Ahmed-i Sipehsâlâr (ölm.1312 ?), Nşr. Sa'îd-i Nefîsî, Zindegî-nâme-i Mevlânâ Celâleddin-i Mevlevî, Tahran, 1325 hş./1947, Çev. Tahsin Yazıcı, Mevlânâ ve Etrafındakiler, İstanbul, 1977

- Menâkıbü'l-ârifîn, Şemseddin Ahmed-i Eflâkî (ölm. 1360), Nşr. Tahsin Yazıcı, I-II c., Ankara, 1976-1980, Çev. Tahsin Yazıcı, Âriflerin Menkıbeleri, I-II c., İstanbul, 1986-1987

- Sefîne-i Nefîse-i Mevlevîyân, Sâkıb Dede (ölm. 1735), I-III c., Mısır, H. 1283

- Tezkire-i Şu'arâ-yı Mevleviyye, Esrâr Dede (ölm. 1796), Yazma (Bir nüshası Mevlânâ Müzesi İhtisas Ktp. No: 5959'dadır.)

- Mecmû'atü't-tevârîhi'l-Mevleviyye, Seyyid Sahih Ahmed Dede (ölm. 1813), Yazma (Bir nüshası Mevlânâ Müzesi İhtisas Ktp. No: 5446'dadır.)

- Mevlânâ'dan Sonra Mevlevîlik, Abdülbaki Gölpınarlı, ilk baskı İstanbul, 1953, gözden geçirilmiş 2. Baskı İstanbul, 1983

- Mevlânâ ve Mevlevilik, Mehmet Önder, İstanbul, 1998

- Mevlevî Usûl ve Âdâbı, H. Hüseyin Top, İstanbul, 2001

Mevlevîliğin Kuruluşu

Vefatına kadar Hz. Mevlânâ'nın yanından ayrılmayan Sultan Veled olgun sayılacak bir yaşta (47) olmasına rağmen babasından boşalan makama geçmeyi reddetmiş ve Mesnevî'nin yazılmasına sebep ve aracı olan Hüsâmeddin Çelebi'yi uygun görmüştü. Onun bu vazifeyi devralması Mevlevîlik tarihi içinde bir ilk ve son olacak; bu makama Hz. Mevlânâ soyundan gelmeyen bir kişi oturacaktı. Çelebi çok mütevazı bir insandı, makamda kendi oturmasına rağmen Sultan Veled'e büyük saygı besliyor ve daima onun fikirleri doğrultusunda hareket ediyordu. Hz. Mevlânâ türbesi üzerinde yer alan Yeşil Kubbeyi o inşa ettirmiş ve bugünkü şeklinin ilk temellerini atmıştı. Aynı zamanda Hz. Mevlânâ'nın mürit ve dostlarını da etrafında toplayarak irfan meclislerinde Kur'ân-ı Kerim ve Mesnevî okutarak gönüllere şifa vermişti. Bu usul de ileride Mevlevîliğin ana unsurlarında biri olacaktı. Aynı dönemlerde bu 'yol'da olanlara Hz. Mevlânâ'ya izafeten Mevlevî denilmekteydi. İlk yüzyılında Hz. Mevlânâ ahfadına binaen Veledî, Ârifî, Âbidî, Âlimî ve Âdilî olarak da adlandırılacak müntesipler, günümüzde de olduğu gibi genel olarak Mevlevî sıfatıyla vasıflandırılıyorlardı.

"Hz. Mevlânâ vuslatının yaşlaştığı hastalığının son dönemlerinde etrafındakilerin 'Sizden sonra hilafet kimin olacak, sizin yerinize kim geçecek' sorularına 'Çelebi Hüsâmeddin halifemiz olur.' diyerek cevap vermiş ve makamın kime geçeceğini bildirmişti." (Eflâkî, Çev. Tahsin Yazıcı II, 162)

"Ey Hak Ziyâsı Hüsâmeddin, sen öyle bir ersin ki, Mesnevî senin nurunla ayı geçti, aydan bile parlak bir hale geldi.

Ey lûtfu, keremi umulan! Yüce himmetin bu Mesnevî'yi nereye çekmekte? Allah bilir!

Bu Mesnevî'nin boynunu bağlamış, bildiğin yere doğru çekmektesin.

Mesnevî, koşup gitmekte; çeken gizli. Fakat, sadece görecek gözü olmayan gâfilden gizli!

Mesnevî'nin yazılmasına önce sen sebep olmuştun; artar, uzarsa arttıran, uzatan yine sensin.

Mademki sen böyle istiyorsun. Allah da böyle istiyor; Allah takvâ sahiplerinin dileğini ihsan eder." (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, Çev. Veled İzbudak, I-VI c., MEB. Yay., 3. Baskı, İstanbul, 1995 III, 1-5)

Mevlevîliğin Tesisi, Yaygınlaşması ve Makamda Bulunan Çelebiler

Hüsâmeddin Çelebi 11 yıl süren bu görevi sırasında vefat etmiş (1284) ve Sultan Veled'in makama geçmesi bir zaruret olmuştu. Çünkü o, yol büyüğü olarak gördüğü ve babasının sağlığında lütuflarına mazhar olan Hüsâmeddin Çelebi varken posta oturmayı bir saygısızlık olarak nitelendiriyordu.

Sultan Veled 58 yaşında makama geçtiğinde; Şems'in, Hz. Mevlânâ'nın, kayınpederi Kuyumcu Selâhaddin'in, Hüsâmeddin Çelebi'nin ve Baktemüroğlu Şeyh Kerimüddin'in mânevî terbiyesi ve ilimleriyle teçhiz edilmiş ve yol'u bizzat hakke'l-yakîn olarak öğrenmiş bir kişiydi. Onun makamda bulunduğu 28 yıl zarfında mürit ve dostlar artmış, sarayla olan ilişkiler kuvvetlenmiş; daha da önemlisi semâ, mûsıkî ve Mesnevîhânlık usulleri belli bir düzene sokularak kurumsallaşmanın temelleri atılmıştır. İleriki yıllarda bu temel üzerine bina edilen Mevlevîlik âdâb ve erkânı da günümüze kadar büyük bir değişikliğe uğramadan devam ede gelecektir.

Mevlevîlik Sultan Veled döneminde (1284-1312) bir taraftan belli usullere oturtulurken, diğer taraftan da onun halife olarak gönderdiği elçiler sayesinde başta Kırşehir, Amasya ve Erzincan olmak üzere Anadolu topraklarında yayılmaya başlamıştı. Bu elçiler gittikleri yerlerde büyük bir sempati ile karşılanıyor, kurulan Mevlevî zâviyelerinde de Hz. Mevlânâ'nın fikirleri, semâ ve mûsıkî sayesinde gönüller fethediliyordu. Yine babasının Mesnevî'sini örnek alarak yazdığı İbtidânâme'si ve Hz. Mevlânâ'ya 40 yıl müritlik yapmış Sipehsâlâr'ın Risâlesi ile de Mevlevîlik tarihinin ilk kaynakları bu dönemde yazılmış oluyordu.

"Sultan Veled hazretleri bütün mutad ilimlerinde sonsuz bir deniz; ilâhî bilgi ve kutsal hakikatlerde eşi benzeri olmayan bir padişah idi." (Sipehsâlâr, s. 145)

Sultan Veled Hakk'a yürüdüğünde (1312) artık, Mevlevîlik Yolu'nun esasları büyük ölçüde belirlenmiş ve bu kurallar çerçevesinde akın akın gelen gönül dostlarına İslâm'ın güzellikleri bir başka üslupla sunulmaya başlanmıştı. Sultan Veled'den sonra meşihatta bulunan oğlu Ulu Ârif Çelebi (D. 1272) daha babasının zamanında kendini yetiştirip bu yol'da ilerlemiş; Anadolu ve İran tarafına yaptığı seyahatlerle Mevlevîliği yaymak için çaba arfetmekteydi. Karaman, Beyşehir, Aksaray, Akşehir, Afyon, Amasya, Niğde, Sivas, Tokat, Birgi, Denizli, Alanya, Bayburt, Erzurum ve devamında Tebriz'de kurulan Mevlevîhâneler onun bu ziyaretleri sırasında attığı temeller sayesinde kurulmuştu. Bu seyahatlerin birçoğuna katılan Eflâkî Dede de Bahâeddin Veled, Şems-i Tebrizi, Hüsâmeddin Çelebi, Kuyumcu Selâhaddin, Hz. Mevlânâ ve çağına kadar olan çocuklarının menkıbelerini toplayarak yazdığı Menâkıbü'l-ârifîn adlı eseriyle Mevlevîlik tarihini yazmayı gelenek haline getirecektir.

"Bugünden sonra bizim Ârif'imiz tam bir şeyhtir ve başbuğluğa lâyıktır ve beşikten mezara kadar olgunlaşacaktır." (Hz. Mevlânâ'nın, torunu Ulu Ârif Çelebi doğduğunda söylediği söz. Eflâkî, II, 230)

Ulu Ârif Çelebi'den sonra (ölm. 1320) kardeşleri Şemseddin Âbid (ölm. 1338) ve Hüsâmeddin Vâcid (ölm. 1342) Çelebiler makama geçmiş ve cedlerinden öğrendikleri gelenek üzere Mevlevîliği yaymak isteseler de Anadolu'daki siyasi karışıklıklar nedeniyle bunda muvaffak olamamışlar, ellerindeki imkânlarla tarikatın ayakta kalmasını sağlamışlardır.

"Âbid Çelebi keremi bol ve âdil biriydi. Allah'tan başka her şeyi daima çoluk çocuğuna ve müritlere verirdi." (Eflâkî, II, 367)

"Şemseddin (Âbid) Çelebi'nin kardeşleri Zâhid ve Vâcid Çelebiler kutupların ciğerleri, akıl sahiplerinin gözleridirler. Atalarının âdetlerini devam ettirmede ve doğruluk ve hidayet yolunu herkese apaçık bir hale getirmede insanların onlara olan güveni sonsuzdur." (Sipehsâlâr, s. 149)

Ulu Ârif Çelebi'nin oğlu Emir Âlim Çelebi I ise gelenek üzere iki amcasından sonra makama geçmesi gerekirken gittiği İran ve Türkistan seyahatinden geri dönmemiş ve âkıbeti hakkında da bir mâlumat elde edilememiştir. Bazı kaynaklar ise onun Türkistan bölgesinde Mevlevîliği yayıp 1350 yılında da oralarda vefat ettiğini kaydederler.

Emir Âlim Çelebi I'in vefat ettiğine dair haber Konya'ya ulaşınca makama geçme hakkı küçük kardeşi Emir Âdil Çelebi'ye verilmiş ve bu zât da 18 yıl meşihatta bulunarak tarikatı idare etmiştir. Konya'nın Karamanoğulları elinde bulunduğu bir dönemde postta bulunan Emir Âdil Çelebi bu hükümdarlığın liderlerini ve ileri gelenlerini de aydınlatmış ve hatta bazıları da müridi olmuştur.

Emir Âdil Çelebi (ölm. 1368)'den sonra makamda 27 yıl meşihatta bulunacak olan Şemseddin Âbid Çelebi oğlu Emir Âlim Çelebi II vardır. Âlim Çelebi II de Karaman'da medfun bulunan Hz. Mevlânâ'nın annesi Gevher Hatun ve ağabeyi Muhammed Alâeddin'in türbelerini onartmış ve bitişiğine bir cami ve Mevlevîhâne tesis ederek buralara vakıflar bağlanmasını sağlamıştır.

"1201 tarihlerinde Karaman'a ulaşan Hz. Mevlânâ, babası ve diğer aile fertleri 7 yıl kadar burada kalmışlar ve Sultan Alâeddin Keykubad'ın ısrarlı davetleri üzerine Konya'ya gelmişlerdir. Hz. Mevlânâ, eşi Gevher Hatunla Karaman'da evlenmiş; Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi burada dünyaya gelmişlerdir. Bu yüzden Karaman'ın Mevlevîler nezdinde özel bir yeri vardır."

Emir Âlim Çelebi II'nin (ölm. 1395) Hakk'a yürümesinden sonra yerine Emir Âdil Çelebi oğlu Ârif Çelebi II geçmiş, o da siyasi çalkantılar içinde bulunan Anadolu'da tarikatını fazla genişletmeye imkân bulamamış; ancak ceddi Hz. Mevlânâ'nın türbesini esaslı bir onarıma vesile olmuştur. 26 yıl makamda bulunduktan sonra 1421 yılında vefat eden Ârif Çelebi II'den sonra tarikatın başına Emir Âlim Çelebi oğlu Pîr Âdil Çelebi (Âdil Çelebi II) geçmiştir.

"Ey Konya! Önce Mevlânâ'nın varlığıyla parlamıştın, şimdi de türbe sayesinde eminsin." (Sultan Veled, Divan-ı Sultan Veled, Nşr. F.Nafiz Uzluk, 1941, s.438, Gazel No: 711)

Pîr Âdil Çelebi Sultan Veled'den sonra fazla bir değişikliğe uğramayan semâyı aslına sadık kalarak yeniden yapılandırmış, tarikatın usullerini de gözden geçirerek yeni bir oluşum yoluna gitmiştir. Tabi ki bu oluşumda kendi döneminde yaygınlaşıp kurumsallaşmaya başlayan Bektaşîlik, Halvetîlik ve Kâdirîlik gibi tarikatlardan Mevlevîliği belirgin çizgilerle ayırma fikri önemli bir etken olmuştur. 39 yıl meşihatta bulunan Pîr Âdil Çelebi 1560 yılında Hakk'a yürümüş ve yerine oğlu Cemâleddin Çelebi geçmiştir.

"Mevlevîlik, semâ, sefâ, vecd ve hâl gibi kendi âdâb ve erkânının yanında Nakşbendi tarikatının esasları ve Şems'in aşk ve cezbe temelleriyle oluşturulmuştur." (Sâkıb Dede, I, 134)

Cemâleddin Çelebi dönemi (1460-1509) Mevlevîliğin olduğu kadar Konya ve Anadolu tarihinin de önemli köşe taşlarının konulduğu bir çağ olmuştur. Konya bu dönemde Osmanlı topraklarına katılmış (1467), Ege Bölgesinde ise Mevlânâ soyundan olan inas Çelebilerden (anne tarafından Mevlânâ torunu) Divane Mehmed Çelebi (ölm. 1529) ve müridi Şâhidî Dede (ölm. 1550) sayesinde Mevlevîlik, Afyon, Denizli, Kütahya, Bursa, Muğla, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir, İstanbul ve çevresinde yayılmış ve buralarda Mevlevîhâneler kurulmuştur. Yine Hz. Mevlânâ'nın torunu Mutahhara Hatunun kızı Devlet Hatundan doğan II. Yıldırım Bâyezid (slt.1481-1512), ceddi saydığı Hz. Mevlânâ'nın dergâhına büyük hizmetlerde bulunmuş ve Anadolu'da Mevlevîliğin yayılmasında maddî-mânevî desteklerini esirgememiştir. II. Yıldırım Bâyezid'in oğlu Mehmed'in de Osmanlı padişahlarının aldığı 'Sultan' unvanı yerine Mevlânâ soyundan gelenlere verilen 'Çelebi' unvanını tercih etmesi Mevlevîliğe verilen önemin ne denli büyük olduğuna bir delildir. Cemâleddin Çelebi de 49 yıllık meşihatı döneminde bu ilgi ve yakınlığı olumlu bir şekilde kullanarak bu yol'a büyük hizmetler etmiştir.

"Cemâleddin Çelebi Fâtih Sultan Mehmed'e II. Bâyezid'in doğumunu müjdelemiş; daha sonra II. Bâyezid de Cemâleddin Çelebi ve Mevlânâ'ya büyük sevgi ve saygı beslemiştir; tahtta bulunduğu dönemlerde de türbedeki sandukaları yeniletmiş, üzerlerine örtülmek üzere değerli kumaşlar göndermiştir." (Sâkıb Dede, I, 139, 144)

Cemâleddin Çelebi'nin 1509 yılında vefatından sonra yerine torunu ve inas Çelebilerden Hüsrev Çelebi geçmiştir. Usul gereği Cemâleddin Çelebi'nin oğlu Kadı Mehmed Paşa makama geçmesi gerekirken babasının sağlığında vefat ettiği için hizmeti de onun oğlu Hüsrev Çelebi almıştır. Hayli uzun bir süre (62 yıl) meşihatta bulunan Hüsrev Çelebi zamanı da Osmanlı Hanedanının iki güçlü sultanı Yavuz Sultan Selim (slt. 1512-1520) ve Kanuni Sultan Süleyman'ın (slt. 1520-1566) tahtta bulunduğu zamana rastlar. Her iki sultan da Doğuya yaptıkları seferler sırasında Konya'ya uğrayarak Hz. Mevlânâ Dergâhını ziyaret etmişler ve buraya yaptıkları bağışların yanı sıra, gösterdikleri ilgi nedeniyle Mevlevîlerin mânevî olarak güçlenmesini de sağlamışlardır. Ayrıca bağladıkları vakıflarla buranın zenginleşmesine katkıda bulunmakla birlikte su getirterek, semâhâne ve mescit yaptırarak dergâhın mimari yapısına da hizmet etmişlerdir.

"Mevlânâ ve oğlu Sultan Veled'in mezarlarının üstündeki mermer sandukaları Kanuni Sultan Süleyman yaptırmıştır. Mevlânâ'nın evvelki ahşap oyma sandukasını da babası Sultânü'l-Ulemâ'nın kabri üzerine nakletmişlerdir." (Evliya Çelebi, bkz. A. Gölpınarlı s. 154)

Hüsrev Çelebi 1561 yılında Hakk'a yürüdüğü zaman yerine oğlu Ferruh Çelebi geçmiştir. Ferruh Çelebi babasından kalan zengin vakıflarla türbeyi idare etmekle birlikte Karatay Medresesi'nin müderrisliği de kendisine tevcih olunmuş ve bu etkinliği bazı muhaliflerin dedikodusuna sebep olmaya başlamıştır. Bu dönemde ise Osmanlı tahtında Kanuni'nin oğlu II. Selim vardır (slt. 1566-1574). II. Selim önceleri Konya'da vali iken Hz. Mevlânâ dergâhına bağlanmış, oradan feyizlenmiş ve bu bağlılığın eseri olarak da dergâhın yanına Selimiye Camii'nin inşası emrini vermişti. Ferruh Çelebi ise padişahın nezdinde saygın bir yeri olmasına rağmen kendisini çekemeyenlerin 'bolluk içinde şaşaalı bir hayat sürüyor' gibi mübalağalı dedikodular nedeniyle padişah tarafından azlediliyor ve İstanbul'a sürgüne gönderiliyordu. Bu olay Mevlevîlik tarihi açısından büyük bir önem taşıyor; bir padişah ilk kez Mevlânâ Dergâhı Postnişînliği görevine müdahalede bulunuyordu. Ferruh Çelebi'nin 30 yıl meşihatta bulunduğu varsayılsa da 18 yıl süren bu sürgün nedeniyle resmi olarak 12 yıl makamda oturduğu kabul edilir.

"Yâ Rab! Bize bir teslîyet-i hâtır olur mu?

Yoksa bu fütûr ile dem-i âhir olur mu?" (Ferruh Çelebi, Şairlik yönü de bulunan Çelebinin azil ve sürgün dönemi hakkında söylediği gazelin ilk beyti, bkz. Sâkıb Dede, I, 153))

Ferruh Çelebi 1591 yılında vefat etmiş ve yerine Sultan III. Mehmed'in emriyle oğlu Bostan Çelebi I geçmiştir. Çelebi'nin 1630 yılındaki Hakk'a yürüyüşüne kadar makamda kaldığı bu 39 yıl, Mevlevîliğin sarayla arasını tekrar düzelttiği, yeniden Anadolu'ya, İstanbul'a ve hatta Balkanlar, Mısır, Suriye ve Kuzey Afrika gibi bölgelere yayıldığı bir dönem olmuştur. Yine Mevlânâ muhibbi olan Sultan I. Ahmed (slt. 1603-1617) ve devlet ileri gelenleri bu tarikata olan bağlılıklarını dile getirmiş, ziyaretleri ve bağışları sayesinde Mevlevîliğe yeniden bir heyecan ve etkinlik getirmişlerdir. Bugün dahi Mesnevî'yi güzel ve doğru bir şekilde şerh ettiğine inanılan ve bu hizmetiyle 'Hz. Şârih' unvanını alan Ankaralı Rüsuhi Dede de Bostan Çelebi I'e mürit olmuş ve hizmetinde bulunmuştur.

"Bahtiyâ! Bendesi ol Dergeh-i Mevlânâ'nın

Taht-ı ma'nîde odur pâdşeh-i dünyanın" (Bahtî mahlasıyla şiirler söyleyen Sultan I. Ahmed'in Hz. Mevlânâ hakkında söylediği gazelin son beyti)

Bostan Çelebi I'in vefatından sonra yerine kardeşi Ebubekir Çelebi geçmiş ve ne yazık ki, parlak geçen ağabeyinin döneminin ardından tahtta bulunan ve sufî düşünceye zıt olan Sultan IV. Murad (slt. 1623-1640) nedeniyle epey zorluklar çekmiştir. IV. Murad Ayasofya Camii vâizi Kadızâde (ölm. 1635) ve çevresinin etkisinde kalarak diğer tarikatlara olduğu gibi Mevlevîliğe de karşı çıkmış, hatta Bağdat Seferine giderken uğradığı Konya'da Mevlânâ Dergâhını yıkmayı bile aklına koymuştur. Fakat dergâhta yaşadığı bir olay neticesinde bu fikrinden vazgeçmiş, Ebubekir Çelebi'ye hediyeler vererek, dergâha da vakıflar bağlamak suretiyle asırlardır gelen 'Mevlânâ Yolu'nu onaylamıştır.

Sultan IV. Murad'ı da arkasına alan Ebubekir Çelebi daha da güçlenmiş bir şekilde makamda bulunurken yine kendisini çekemeyenler tarafından 'Dergâhın maddî imkânlarını şahsı için kullanıyor' iftiralarıyla İstanbul'a sürgüne göndertilmiştir (1637). Çelebi burada iken 1638 yılında vefat etmiş ve Yenikapı Mevlevîhânesi'ne defnedilmiştir.

"Hâb-ı gafletten uyan ey Âl-i Osman bilmiş ol!

Aç gözün elden gider taht-ı Süleyman bilmiş ol!" (Kadızâde'nin Sultan IV. Murad'ı sufîlere karşı kışkırtmak için ona takdim ettiği şiirin bir beyti)

Ebubekir Çelebi'nin sürgüne gönderildiği tarihte makam, inas Çelebilerden ve Afyonkarahisar Mevlevîhânesi şeyhi Divane Mehmed Çelebi soyundan Ârif Çelebi III'e (Küçük Ârif Çelebi) geçmiştir. Afyon'dan çağrılarak posta oturtulan Çelebinin 5 yıl süren bu görevi sırasında kayda değer bir olaya rastlanmamıştır.

"Salunursak tan mıdır deff u kudüm ü nây ile

Ehl-i aşkız fahrimiz âyîn-i Mevlânâ ile" (Divane Mehmed Çelebi, bkz. A. Gölpınarlı, s. 488)

Ârif Çelebi III'ün 1642 yılındaki vefatıyla, Çelebilik Makamı yeniden zükur Çelebilere (baba tarafından Mevlânâ torunu) geçmiş; Hasan Çelebi oğlu Hüseyin Çelebi posta oturarak 24 yıl meşihatta bulunmuştur.

Hüseyin Çelebi dönemi de Sultan Deli İbrahim (slt. 1640-1648) ve IV. Mehmed (slt. 1648-1687) zamanına rastlar ve ülke içerisindeki karışıklık ve isyanlar nedeniyle Osmanlı Devletinin gerilemesine paralel olarak Mevlevîlik de yeni adımlar atılamaz; hatta siyasete karıştığı iddialarıyla da zaman zaman kötü dönemler geçirir.

"Hüseyin Çelebi, deliliği geçmesi için Sultan Deli İbrahim'e arakiyye (bir çeşit külâh) tekbirleyip giydirmek üzere İstanbul'a davet edilmiş; fakat Sultan bu arakiyyenin Şehzâde Mehmed'e giydirilmesini emretmiş ve böyle de yapılmış. Şehzâde Mehmed'in tahtla müjdeleneceğine yorumlanan bu olaydan bir müddet sonra Şehzâde, IV. Mehmed unvanıyla padişah olmuştur." (Sâkıb Dede, I, 176)

Hüseyin Çelebi'nin vefat yılı olan 1666 tarihinde ise Abdurrahman Çelebi oğlu Abdülhalim Çelebi I makama geçer. Mevlevîlik bu Çelebi döneminde ikinci kez büyük sarsıntı geçirir. Daha önce IV. Murad'ın saltanatta bulunduğu zaman Mevlânâ Dergâhı'nın yıkılmasıyla dahi karşı karşıya gelen ve tarihe 'Kadızâdeler Olayı' olarak kaydedilen bir dönemden sonra, bu kez de sahnede Vani Mehmed (ölm. 1685) adlı softa bir hoca vardır. Vani, Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa'nın oğlu Fazıl Ahmed Paşa'nın Sadrazamlığı getirildiği dönemde onun ve Sultan IV. Mehmed'in itibarını kazanarak 'Hünkâr Şeyhi' sıfatıyla saraya girer. Vani, birkaç yanlış örnek göstererek ülkedeki tarikatların artık zararlı bir hale geldiğini savunarak tarikatların lağvedilmesi yönünde padişahtan karar çıkartır. Tabi bu karar, Mevlevîlik ve onun en önemli unsurlarından olan semâyı da bağlamaktadır. H. 1077 / M. 1666 yılında ilan edilen bu yasak Mevlevîler tarafından ebced hesabıyla eden 'yasağ-ı bed' (kötü yasak) tabiriyle tarihe kaydolmuştur. 18 yıl süren bu olaydan sonra Vani'nin gerçek yüzü ortaya çıkmış ve saraydan azledilmesiyle Mevlevîlerin ve semânın yasağı kalkmıştır. H. 1095 / M. 1684 yılında meydana gelen bu yasağın kalkması da Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Naci Ahmed Dede (ölm. 1708) tarafından 'Mevlevîler döndü câna aşk-ı Mevlânâ ile' mısraı ile tarihe nakşedilmiştir.

"Semâ âşıkların gıdasıdır; çünkü semâda Allah'la buluşma hayali vardır." (Hz. Mevlânâ, Sipehsâlâr, s. 73)

"Bir bedevi Hz. Peygamberin huzurunda şiir okuyordu. İlk ve son gelenlerin efendisi olan Hz. Peygamber bu beyitleri duyunca marifet, sevgi ve istek denizi coştu; ve bedeviye bu beyitleri tekrarlamasını söyledi. O tekrar ederken Hz. Peygamber de şevkinin coşmasından dolayı kollarını açıyor ve aşırı hareketler yapıyordu; öyle ki, mübarek ridası omzundan düştü. Semânın Allah erleri için mübah olduğuna dair birçok risaleler yazılmıştır. Hakikat ehli, semâyı kabul edip, caiz görmüşlerdir." (Sipehsâlâr, s. 71)

"Bir softa Hz. Mevlânâ'nın müritlerinden birinin önüne gelerek semâ ile ilgili şöyle der: 'Ben bir eşek yükü kitap okudum, fakat semânın mübah olduğuna dair bir şey görmedim.' Mürit gülümseyerek ona şu cevabı verir: 'Sen o kitapları eşek gibi okumuşsun da onun için bir şey anlamamışsın.' " (Eflâkî, I, 303 )

Dönemindeki karışıklık ve yasaklarla uğraşan Abdülhalim Çelebi I, 1679 yılında Hakk'a yürümüş ve yerine oğlu Kara Bostan Çelebi geçmiştir. Kara Bostan Çelebi makamı döneminde ilk iş olarak yasak nedeniyle müritleri dağılan ve vakıflarına dahi el konulan Mevlânâ Dergâhını eski parlak ve şaşaalı günlerine kavuşturmak için çaba sarf etmiş ve bunda da başarılı olmuştur. Artık sadece Mevlânâ Dergâhı'nda değil Osmanlı topraklarının dört bir köşesine yayılan diğer Mevlevîhânelerde de Mevlevîler akın akın toplanmaya başlamıştır.

Kara Bostan Çelebi müritlerini yeniden toplarken Sultan II. Süleyman'ın (slt. 1687-1691) Balkanlara gazaya çıkacağı haberi üzerine Mevlevîlerden bir alay oluşturmuş ve savaşa katılmak üzere Edirne'de sultana intisap etmiş; sultanın 'Efendim, siz zaferimiz için dua ediniz' cevabı üzerine de geri dönmüştür. Sultan II. Ahmed'in (slt. 1691-1695) tahtta bulunduğu sırada ise artık son dönemlerde adet olduğu üzere Çelebi 'Dergâhın vakıflarını geri aldığı menfaatçiler' tarafından Sultana şikâyet edilmiş ve o da Çelebinin Hacc'a gitmesi bahanesiyle onu Konya'dan uzaklaştırmış ve dönüşünde de Kıbrıs'a sürmüştür. Kısa bir müddet burada kalan Kara Bostan Çelebi affedilmiş ve büyük bir karşılama töreniyle Konya'ya vasıl olmuştur. Çelebi, görevinin geri kalan kısmında Hz. Mevlânâ Dergâhında onarımlar yaptırmış, Yeşil Kubbenin çinilerini yeniletmiş ve 1711 yılında hayli yaşlı bir vaziyette Hakk'a yürümüştür.

"Yazık Konya halkına bizim zevkle dolu olan semâmızdan usandılar ve alttan alta bizim aleyhimizde bulunuyorlar. Bizim bu güzel ve neşeli şeylerimiz hoşlarına gitmiyor. Saba halkı gibi Tanrı nimetini inkâr ediyorlar. Onların bizi kötüledikleri kulağıma geliyor... Bu insanlar daha sonra öyle perişan olacaklar ki, eşyalarını terk edip bu şehirden uzaklaşacaklar... Nihayet tövbe ile bizim evlâd ve ahfâdımızı kabul ettikleri vakit Allah'ın inâyeti ile Konya yeniden gelişip canlanacak. Bu dönemin insanları da semâ sever ve zevk adamı olacaklar. Bu aşk âlemi bütün dünyayı kaplayacak, bütün insanlar bizim sözümüzün âşığı olacaklar..." (Hz. Mevlânâ, Eflâkî, I, 304 vd.)

Kara Bostan Çelebi'den sonra yerine oğlu Sadreddin Çelebi geçmişse de ancak 1 yıl meşihatta bulunabilmiş; o da babası ile aynı yıl içerisinde vefat etmiştir. Çelebi'nin yaptığı en önemli iş Osmanlı şehzâdelerine arakiyye tekbirlemek üzere İstanbul'a davet edilip bu görevi yerine getirmesi olmuştur.

"Cübbe ve sarık ile insan âlim olmaz. Âlimlik insanın zâtında olan bir hünerdir. Bu hüner ister ipekli bir kaba, ister yünden bir aba içinde olsun." (Hz. Mevlânâ, Fîhi mâfîh, Çev. Meliha Ü. Tarıkâhya, İstanbul, 1985, s. 134)

Mevlânâ'nın makamı ne yazık ki bu dönemde de bazı kişilerin post kavgasına neden olmuş ve nihayetinde Kara Bostan Çelebi'nin amcası Abdurrahman Çelebi oğlu Mehmed Ârif Çelebi posta oturtulmuştur. Mehmed Ârif Çelebi'nin 35 yıl meşihatta bulunduğu dönem, Mevlevîliğin özellikle Balkanlar, Arap ülkeleri ve Akdeniz'deki adalarda yaygınlaşmasıyla tarihte yer alır. Bu süre içinde Bağdat, Musul, Kerkük, Halep, Hama, Humus, Şam, Kudüs, Medine, Mekke, Tebriz, Lefkoşe, Hanya (Girit), Sakız, Midilli, Siroz, Belgrad, Bosnasaray, Filibe, Niş, Peç, Selânik, Üsküp ve Vodine gibi şehirlerde Mevlevîhâneler kurulmuş ve bölge insanlarını aydınlatmayı bir görev olarak benimsemiştir. Mehmed Ârif Çelebi ayrıca yakın dönemimize kadar ulaşan Dergâhın batısındaki Sultan Veled medresesini tâdilatla büyütmüş ve Çelebi çocuklarına okul olarak ihdas etmiştir. Yine bugün hâlâ ayakta duran Dergâhın kuzeyindeki Çelebi misafirhanesini de o yaptırmıştır.

"Sevgili bir an olsun gel eve; bir an olsun şu canımızı tazele

Şu arkadaşları bir an olsun güldür; bir an olsun meclisimizi süsle;

Süsle de gökyüzü, gece yarısında güneşi apaçık görsün

Süsle de aşk ışığı, Konya'dan parlasın, bir anda Semerkand'a, Buhârâ'ya vursun..." (Hz. Mevlânâ, Divan-ı Kebir, IV, 270, Gazel No: CXXXIV)

Mehmed Ârif Çelebi'nin bu velud döneminden sonra yerine oğlu Ebubekir Çelebi II geçmiştir (1746). Şair bir zat olan Çelebi, makamda bulunduğu zamanlarda hayli çalkantılı bir dönem geçirmiş, hatta siyasete ve isyanlara adı karıştığı için idamı bile söz konusu olmuştur. Dönemin Şeyhülislâmı tarafından idamı önlenen Çelebi Manisa'ya sürülmüş (1776), affını müteakiben Konya'ya dönerek 1785 yılında burada vefat etmiştir.

"Allah, insana şah damarından daha yakındır. Halbuki sen ok gibi olan düşünceni uzaklara fırlatmadasın.

Ey yayını çekip oku atan! Av yakında, sense uzağa bakmaktasın." (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI, 2353, 2354)

Birkaç yüzyıldır, iyice genişleyen Mevlânâ ailesi artık makama geçmek için zaman zaman ikili, hatta üçlü çekişmeler içine giriyor ve bu mücadele saraya taşınıyordu. Ebubekir Çelebi II'nin vefatıyla da durum böyle olmuş, inas Çelebilerden Mesnevîhân Seyyid Alizâde ile zükur Çelebilerden Karaman Mevlevîhânesi şeyhi İsmail Çelebi'nin oğlu Hacı Mehmed Çelebi makama talip olmuşlardır. İstanbul'da saraya davet edilen bu iki Çelebi dinlendikten sonra makam Hacı Mehmed Çelebi'ye verilmiştir.

"Binlerce dâvacı, dâvaya kalkışsa kadı, kulağını şahide verir.

Onun için şahidin sözü, göz yerine geçer. Çünkü o, garezsiz olarak sırrı görmüştür.

Dâvacı da görmüştür; ama garezle görmüştür. Garez, gönül gözüne perdedir.

Tanrı diler ki, sen zahid olasın; garezi bırakasın da tanık kesilesin.

Bu garezler perdedir. Göze perde indimi,

İnsan her şeyi göremez; 'Sevdiğin şeyler, seni kör ve sağır eder.' " (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI, 2868, 2870-2874)

30 yıla yakın süren Hacı Mehmed Çelebi zamanı da Mevlevîlik tarihi açısından iyi ve kötü olayları barındıran bir dönem olmuştur. Çelebi, Mevlevî olan III. Selim'in (slt. 1789-1807) İstanbul'daki Mevlevîhâneleri sık sık ziyareti, ilgisi ve Şeyh Gâlib (ölm. 1799) gibi bir şairin yetiştiği dönemde bu yakınlığı yeterince kullanamamış, aksine Konya ve çevresinde meydana gelen siyasi hareket ve ayaklanmalara dahi katılarak tepki çekmiştir. Çelebi, dergâhın vakıf konularındaki anlaşmazlıklarında da epey yıpranmış ve çaresiz makamdan çekilerek yerine dokuz yaşındaki oğlu Mehmed Said Hemdem Çelebi'yi önermiş; saraydan onun hilâfet fermanı gelmeden de 1815'de vefat etmiştir.

"Sultan III. Selim Sûzidilârâ makamında bestelediği âyin-i şeriflerle Mevlevî müziğine büyük katkılarda bulunmuş; Divan Edebiyatımızın güçlü şâirlerinden ve Galata Mevlevîhânesi postnişînlerinden Şeyh Gâlib de 'Esrârın Mesnevî'den aldım; çaldımsa da mîri malı çaldım' diyerek eserlerindeki Mevlânâ etkisini vurgulamıştır."

Hemdem Çelebi küçük yaşta Konya'daki Çelebilerle birlikte saraya hilafet almak için İstanbul'a gittiğinde burada büyük ilgi görmüş, hediyelerle birlikte hilâfetini de alarak Konya'ya geri dönmüştür. Hemdem Çelebi resmî olarak 44 yıl makamda bulunmasına rağmen ilk dokuz yılı yaşının küçük olması nedeniyle amcası Ferruh Çelebi'nin vekâletinde geçmiştir.

Sultan II. Mahmud (slt. 1808-1839) ve Abdülmecid (slt. 1839-1861) dönemlerinde meşihatta bulunan Hemdem Çelebi, kendi döneminde meydana gelen siyasî olaylarda; ve hele II. Mahmud'un Bektaşîlerin oluşturduğu Yeniçeri Ocağı'nı lağvetmesi (1836) sırasında tarafsızlığını korumuş ve sarayın Mevlevîlere olan itibarını artırmıştır. Yine Abdülmecid döneminde kendisine sarayda 'üstün derece nişanı' verilmiş, Mevlevîler bu ilgiyle saygınlıklarını daha da artırmışlardır. 1858 yılında Hakk'a yürüyen Hemdem Çelebi'nin dergâha yaptığı en büyük hizmetlerden biri de burada dervişlerin elinde dağınık halde bulunan kitapları toplatıp kayda geçirmek suretiyle bir kütüphane kurmasıdır (1854).

"Kitaptan maksat içindeki bilgilerdir; ama dilersen sen onu yastık yapıp başının altına da koyabilirsin.

Bu, kılıcı çivi yerine duvara çakıp mağlubiyeti baştan kabul etmeye benzer." (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, III, 2989, 2991)

"Nice aktâb, nice ârif-i bi'llâh gelir

Dergeh-i Pîr'e; velî ben gibi Hemdem gelmez" (Said Hemdem Çelebi)

Hemdem Çelebi'nin vefatından sonra sırasıyla 4 oğlu Mahmud Sadreddin, Fahreddin, Mustafa Safvet ve Abdülvahid Çelebiler makamda bulunmuşlardır.

Mahmud Sadreddin Çelebi 23 yıl makamda kalmış, bu süre içerisinde Mevlevîlik olağan seyrinde devam ederken Konya'da bazı yangın ve kıtlık gibi felâketler baş göstermiştir. Çelebi bu felâket günlerinde vali ile birlikte Konya halkının yardımına koşmuş, dergâhın maddî-manevî imkânlarını seferber etmiştir. Bu çabaları sayesinde Sultan Abdülaziz'in (slt. 1861-1876) özel nişanlarını da kazanan Çelebi, Konya halkının da büyük ilgi ve sevgisine mazhar olmuştur. 1881 yılında Hakk'a yürüyen Çelebinin yerine, kardeşi Manisa Mevlevîhânesi şeyhi Fahreddin Çelebi atanmıştır.

"Nice toprak gibi mezarda yatanlar var ki faydaları, feyizleri bakımından yüzlerce diriden iyidir, üstündür.

Gölgesini gizlemiş (ölmüş) ama toprağı gölge vermekte. Yüz binlerce diri, onun gölgesinde gölgelenmekte." (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI, 3012, 3013)

Fahreddin Çelebi, dergâhtaki dedelerin önermesi ve Şeyhülislâmın onayı ile makama geçmiş; ancak fazla bir iş yapamadan bir yıl sonra vefat etmiştir (1882). Daha sonra ise yerine kardeşi Mustafa Safvet Çelebi geçmiştir.

"Fikir ona derler ki, bir yol açsın. Yol ona derler ki, önüne bir padişah çıka gelsin.

Padişah ona derler ki, kendiliğinden padişah olsun; hazinelerle, askerlerle değil." (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, II, 3207, 3208)

Mustafa Safvet Çelebi de beş yıl kadar meşihatta bulunmuş bu süre zarfında dergâhta bazı onarımlar yapmış, 1887 yılında vefat ettiği zaman yerine kardeşi Abdülvahid Çelebi geçmiştir.

"Bizim türbemizi yedi defa yapacaklar. Sonuncu defada zengin bir Türk çıkacak, türbemizi bir tuğlasını altından, bir tuğlasını da ham gümüşten olmak üzere inşâ edecektir. Bizim türbemizin etrafında da bir şehir oluşacak sonra türbemiz bu şehrin ortasında kalacak. O zaman da Mesnevî'miz mânevî şeyhlik edecektir." (Eflâkî, I, 441)

4 kardeşin sonuncusu olan Abdülvahid Çelebi de yirmi yıl kadar dergâhta postta oturmuş; fakat tahtta bulunan Sultan II. Abdülhamid'i (slt. 1876-1909) sık sık eleştirdiği için sarayla arası pek iyi olmamıştır. Oldukça hareketli ve biraz da Bektaşî-meşreb bir kişiliğe sahip olan Çelebi, sarayın emriyle her ne kadar Konya valilerinin gözetimi altında tutulmaya çalışılmışsa da, o çeşitli bahaneler bularak bunu ihlâl etmiştir. Abdülvahid Çelebi, yine Sultan Abdülhamid'in Yıldız Sarayı'na karşılık Meram'da Yıldız Köşkü yaptırmış, saray faytonlarına benzer bir fayton imal ettirerek Konya sokaklarında onunla dolaşmıştır. Çelebi bütün bunlarla birlikte Konyalıların bütün sıkıntılarına koşmuş, hükümetle problemi olan insanlara çözümü için yardım etmiş, fakirlere maddi yardımlarda bulunmuş ve bu hareketleriyle de Konya halkının sevgisini kazanmıştır.

"Hz. Mevlânâ, padişahlardan, emirlerden, şehrin büyüklerinden ve yardımsever zenginlerden dergâha bağış olarak gelen para ve hediyeleri Hüsâmeddin Çelebi'ye verir, ihtiyaçlar giderildikten sonra kalanını müritlere ve fakirlere dağıtılmasını emrederdi." (Eflâkî, II, 166; ayrıca bkz. Aynı eser, I, 281)

Abdülvahid Çelebi 1907 yılında Hakk'a yürüdüğünde oğlu Abdülhalim Çelebi II geçmiştir. Fakat, huy bakımından babasına oldukça benzeyen Çelebinin makamda bulunduğunun ilk yıllarında II. Meşrutiyet ilan edilmiş ve meşrutiyetçilerin yanında yer aldığı gerekçesiyle makamdan alınarak yerine Hz. Mevlânâ soyundan Necib Çelebi oğlu Veled Çelebi (İzbudak) getirilmiştir (1909).

"Demedim mi sana gitme oraya; seni tanıyan, bilen benim ancak;

Şu yokluk serabında yaşayış kaynağın benim ancak.

Kızsan da, bin yıllık yola gitsen de sonunda gene bana gelirsin;

Varacağın yer benim ancak" (Hz. Mevlânâ, Divan-ı Kebir, Gazel, III, 250)

Edib bir zat olan Veled Çelebi'nin şeyhlik döneminde ise I. Dünya Savaşı çıkmış ve Çelebi, Mevlevîlerden oluşturduğu bir alayla (Mücâhidîn-i Mevleviyye) Kanal Harekâtına katılmak için Şam tarafına gitmiştir. Osmanlı topraklarının dört bir köşesindeki Mevlevîhâne şeyhlerinin de katıldığı bu alay, herhangi bir savaşa girmeden geri dönmüştür. 1919 yılında ise Veled Çelebi şeyhlikten azledilmiş ve yerine kendisinden önce makamda bulunan Abdülhalim Çelebi II tekrar geçmiştir.

Abdülhalim Çelebi ilk kez makama geçtiği zaman görevden alınışını haksızlık olarak nitelendirmiş ve İttihad ve Terakkî'nin aldığı bu azil kararını yıllarca içine sindirememiştir. İttihatçıların siyasi etkinliği kaybolduktan sonra ise Şeyhülislâma müracaat ederek 1919 yılında tekrar Makam Çelebiliğine getirilmiş; bu dönemde Osmanlı Meclis-i Mebûsânı'nda da Konya milletvekili olarak görev yapmıştır. İkinci meşihatında da ancak bir yıl kalabilen Çelebinin yerine Âmil Çelebi getirilmiştir.

Âmil Çelebi makama geçtiği vakit hayli yaşlı ve rahatsızdı. Aynı yıl içerisinde vefat ettiği zaman, yerine Abdülhalim Çelebi II üçüncü ve son kez posta oturacaktır.

Son dönem Çelebileri arasında hayli renkli kişiliğiyle Abdülhalim Çelebi bu üçüncü kez makama geçişinde 1920-25 yılları arası meşihatta bulunmuş; bu görevinin yanı sıra seçime ilk sıradan girerek TBMM'ne Konya milletvekili olarak katılmış ve M. Kemal Atatürk'ün ardından seçimle Meclis Başkan Vekilliği (II. Başkan) görevini üstlenmiştir. Çelebi bundan önce de Millî Mücadele günlerinde göstermiş olduğu başarılı tutumlarından dolayı TBMM tarafından İstiklâl Madalyasıyla onurlandırılmıştır (21 Ekim 1923). Abdülhalim Çelebi milletvekilliği sona erdikten sonra tekrar Konya'ya dönmüş bir müddet dergâhın hizmetinde bulunmuş, sonra da İstanbul'a giderek orada bir otel odasına yerleşmiştir. Ama ne acıdır ki, bu otel odasının balkonundan düşerek, ya da menfur bir olaya kurban giderek vefat etmiştir (12 Ekim 1925). Bu olaydan sonra ise makama Veled Çelebi (İzbudak) ikinci kez geçmiştir (1925).

"Mezarımın başında oturur, o güzelim gözlerinden çok yaşlar akıtırsın.

Benim ölümüme ağlar, gözlerini yumup benim mazlumluğuma yaş dökersin.

İyisi mi o lütufların birazcığını ben ölmeden önce şimdi söyle; o sözleri şimdi benim kulağıma küpe et!

Toprağıma, mezarıma söyleyeceğin o sözleri, şu gamlı kulağıma saç; şimdi söyle bana!" (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI, 2710-2713)

TBMM'de Yozgat ve Kastamonu milletvekilliklerinde bulunan ve Mesnevî'nin tamamını Türkçe'ye çeviren Veled Çelebi'nin ikinci şeyhliği de uzun sürmemiş ve döneminde çıkarılan Tekke ve Dergâhların kapatılması kanunu ile ülkedeki bütün tekkeler gibi Mevlânâ Dergahı da kapanmıştır (1925). M. K. Atatürk'ün çocukluğu zaman zaman Selânik Mevlevîhânesi'nin bahçesinde geçmiş ve bu yüzden Mevlânâ'yı ve Mevlevîleri çok sevmektedir. Ama yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin mayasının tutabilmesi için birçoğu aslından ve hatta İslâm'dan uzaklaşan tarikatları kapatmak gerekiyordu. Bu konuda F. Rıfkı Atay'la sohbet ederken Atatürk'ün sarf ettiği şu sözler oldukça mânidardır: "Karar gereğince Konya'da Mevlânâ Dergâhı'nın da kapanmış olmasından üzgünüm. Fakat istisna yapamam, buna çok üzülüyorum."

"Hey koca Sultan (Mevlânâ)! Evet bütün tekkeleri kapattık; fakat senin kapın kapanmadı" (M. K. Atatürk, Niyazi Ahmed Banoğlu, "Atatürk ve Mevlânâ", Tarih ve Coğrafya Dünyası, Mevlânâ Özel Sayısı, 15 Aralık 1959, s. 415-416)

"Mevlânâ, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatördür. Müslümanlık aslında geniş manası ile müsamahalı ve modern bir dindir. Mevlevîlik ise; Türk an'anesinin Müslümanlığa nüfuz örneğidir. İlâhî bir mûsıkînin ahengi içerisinde dönerek Allah'a yaklaşma fikri, Türk dehasının, ileri görüş ve düşüncesinin tabii bir ifadesidir." (M. K. Atatürk, Dr. Celâleddin B. Çelebi, Hz. Mevlânâ Okyanusundan..., Derleyen: Esin Çelebi Bayru, İl Kültür Müdürlüğü Yay., Konya, 2002, s. 166 vd.)

Genç Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki tüm tekkeler gibi Mevlânâ Dergâhı ve diğer Mevlevîhâneler de kapanmıştır. Abdülhalim Çelebi vefatından önce (1925) bu konuyu M. K. Atatürk'le konuşmuş ve onun da onayını alarak oğlu Mehmed Bâkır Çelebi'yi Halep'teki Mevlevîhâneye Şeyh olarak atamıştır. İşte bu tarihten itibaren Mevlevîliğin resmî merkezi Suriye Devleti tarafından lağvedildiği 1944 yılına kadar Halep Mevlevîhânesi olmuştur. Mehmed B. Çelebi Halep'te meşihatta bulunduğu dönemde usulü gereğince Mevlevîliğe hizmet ederken, Hatay'ın anavatana katılması hususunda da hayli yardımları ve gayretleri olmuş; bu yüzden Suriye'de hüküm süren Fransız yetkililerinin tepkisini çekmiştir. Çelebi, daha sonra Suriye ve orada bulunan Fransız idareciler tarafından casuslukla itham edilmiş; bir aile ziyareti için gittiği İstanbul'dan (1937) bir daha Suriye'ye geri dönmesine izin verilmemiştir. Bu dönemde ise Halep'teki Mevlevîhânenin şeyhliğine kardeşi Şemsül Vahid Çelebi vekâlet etmiş, ağabeyinin 1943 yılında İstanbul'daki vefatından sonra ise Suriye Hükümeti onun resmî makamını onaylamamış ve 1944 yılında Halep Mevlevîhânesi'ni de kapatarak bu makamın resmen sona ermesine neden olmuştur.

MEVLEVÎLİKTE SEYR-İ SÜLÛK (Mevlevîlik Terbiyesi)

untitled

MEVLEVÎLİKTE SEYR-İ SÜLÛK (Mevlevîlik Terbiyesi)

MUSTAFA ÇIPAN

S. Ü. Devlet Konservatuarı Müdür Yrd.

Gönüller Sultânı Hz. Mevlânâ, 30 Eylül 1207 (6 Rebîü'l-evvel 604) tarihinde döneminin ilim, kültür ve sanat merkezlerinden biri olan ve bugün Afganistan sınırları içinde bulunan Belh'te dünyaya gelir.

Babası devrinin tanınmış âlimlerinden olmakla "Sultânü'l-Ulemâ" (âlimler sultanı) olarak anılan Bahâeddin Veled, annesi Mümine Hâtun'dur.

Mevlânâ henüz beş yaşında iken Belhten ayrılan âile Nişâbur, Bağdat, Kûfe üzerinden Mekke'ye ulaşır, burada Hac farîzalarını yerine getirdikten sonra Medîne, Kudüs, Şam, Halep, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri ve Niğde üzerinden Karaman'a intikâl eder. Yaklaşık on yıl süren bu seyahatten sonra geldikleri Karaman'da büyük hürmet ve bağlılık görür.

Âile bu şehirden iki kayıp, iki kazançla ayrılır. Zira Hz. Mevlânâ, Karaman'da annesini ve ağabeyi Alâeddin Muhammed'i kaybeder; Gevher Hatun'la evliliğinden ise oğulları Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi dünyaya gelir.

Âlimler Sultânı Bahâeddin Veled ve âilesi, Selçuklu Sultânı Alâeddin Keykubâd'ın ısrarları üzerine 3 Mayıs 1228'de Konya'yı şereflendirir.

O Hz.Mevlânâ ki, "Âlimler, peygamberlerin vârisleridir" hadisinin sırrına mazhar olan: "Peygamberimizin yolu yordamı aşktır. Biz aşktan doğmuşuz. Aşk anamızdır bizim." diye seslenen; "Allâh beni aşk şarâbından yarattı. Şarâb bizden sarhoş oldu, biz ondan değil. Gene Allâh'ın mesti olarak geldim. Hakk'ın elinden şarâb içtim." diyen bir mânâ eridir. O, babası Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled'in nezaretinde Belh şehrinden esen, Karaman'da uğrak veren ve Konya'da karar kılan; güzellikten, iyilikten ve aşktan yana ne varsa etrafa yayan bir bâd-ı sabâdır.

O Konya ki, yine kendisinin: "Bundan sonra Konya şehrine "Medînetü'l-Evliyâ" (Evliyâlar şehri) lâkabını veriniz. Çünkü bu şehirde her kim dünyaya gelirse velî olur. Bahâeddin Veled'in mübârek cismi ve onların nesli bu şehirde bulundukça, bu şehre kılıç işlemez." diye vasıflandırdığı şehirdir.

Mevlevîlik, ilhâmını mutlak mânâda Kur'ân ve hadisten alan, "Bende benimle ilgili bir şey bırakmadı" dediği aşkın gerçek hürriyet olduğunu idrâk eden ve bu idrakle merkezinde aşk bulunan; etrâfına da dalgalar hâlinde aşkı yayan Hz. Mevlânâ'nın öğretileri ve "Âyet âyet Kur'ân'ın bütün mânâsı edebden ibârettir." sözü gereğince, insanı utanılacak şeylerden koruyan en hayırlı kalkan olan "edeb" temelleri üzerine, oğlu Sultan Veled tarafından müesseseleştirilmiştir.

Bu tarîkat; âşık, ârif, âlim, kâmil, fâzıl ve hakîm mürşidler vasıtasıyla uzun asırlar boyunca insanlığı güzelliğe, iyiliğe, doğruluğa, sevgiye, hoşgörüye, kısaca güzel ahlâka davet etmiş; bunu gerçekleştirecek mekân, düstûr ve icrâ usûllerini mükemmel bir şekilde ortaya koymuştur. Bu mekânlar; gerçekleştirilen tasavvuf terbiyesine paralel olarak, nazarî ve amelî eğitimle devrinin en büyük şâir ve hattatları, Türk mûsıkîsinin en kudretli bestekâr ve icrâcıları yanında pek çok müzehhib, mücellid, nakkaş, ressam yetiştiren birer feyz menbaı, bir bakıma, günümüzün Güzel Sanatlar Fakülteleri ve Konservatuvarları hükmünde olan Mevlevîhânelerdir.

Sosyal hayatımıza nezâketi, nezâheti ve zarâfeti yerleştiren; Konya merkezli olmak üzere özellikle Anadolu, Balkanlar, Kıbrıs, Arabistan Yarımadası ve Kuzey Afrika'da büyük gelişme gösteren; pek çok devlet adamı, âlim ve sanatkârı müntesipleri arasına alan; sayısız ilim ve sanat eserinin vücut bulmasında ilham kaynağı, teşvik ve hareket unsuru olan Mevlevîlik, İslâm Medeniyetini hakkıyla temsil etmiştir.

Hz. Pîr'in: "Beri gel, daha beri, daha beri" diye çağıran sesine kulak verip:

Ehl-i diller arasında aradım kıldım taleb

Her hüner makbûl imiş illâ edeb illâ edeb

beytinde ifadesini bulduğu şekliyle, makbul olan hünerler arasında "edeb"i taleb edenler; muhabbetle acıların tatlılaşacağına ve dertlerin şifa bulacağına inananlar; gönlü, O'nun derdiyle dertlenip, aşksız geçen ömrü hesaba katmayanlar; ayı, leğendeki suda görmekle yetinmeyip, başlarını semâya kaldırarak bizatihi gökyüzünde seyretmek murâdında olanlar bu tarîkatin edeb ve muhabbet zincirinin halkaları olmuşlardır.

Onlar; önünde boyun büktükleri kapıda, istikbâle Mevlânâ'nın çıkacağını ümîd ederek: "Ey kapılar açan Allâh'ım, bana da hayırlı kapılar aç" niyâzında bulunurlar.

Nefs-i arıtmak, gönül huzuru sağlamak ve olgunluğa erişmek maksadıyla ikrâr verilecek kapı, Âşıklar kâbesi olan Mevlânâ dergâhıdır. Çünkü orası gönül hastalıklarının şifâ bulduğu ve noksanların tamamlandığı yerdir.

Ey dil istersen eğer kâmil ola noksanın

Sikkesi altına gir Hazret-i Mevlânânın

Hüdâ'î

Mevlevîlik tarîkatine intisab edenler üç grupta değerlendirilebilir:

1. Çile çıkararak "Dede" ünvanını alanlar

2. Çile çıkarmamakla birlikte Mevlevîliğin örf ve âdetlerine uyarak "Derviş"lik vecibelerini yerine getirenler

3. Dede ve derviş olmadan, dergâhlara devam etmek suretiyle Mevlânâ bendelerinin sohbetlerinden feyz alan "muhib"ler.

ÇİLE

Farsça kırk rakamının karşılığı çihil kelimesinin muhaffefi olan bu kelime, tasavvufî bir terim olarak kırk gün müddetle küçük, temiz ve sakin bir yerde yeme, içme ve uykuyu azaltarak ibâdet ve riyâzetle meşgul olma, anlamına gelmektedir.

Muhtelif tarîkatlerde dervişler çilehâne veya halvethâne adı verilen küçük hücrelerde çileye soyunurlar; bu işleme aynı anlama gelen Arapça erbaîn adı da verilir. Başlama ve bitirme de erbaîne girmek; erbaînden çıkmak gibi tabirlerle karşılanır.

Bu uygulama; Hz.Musâ'nın vahiy almak için kırk gece Tûr'da kalarak ibâdet ettiğine işaret eden âyet yoluyla Kur'ân'a; "Kırk günü Allah için ihlâs ve samimiyetle geçiren kimsenin dili hikmet pınarlarıyla beslenir" hadîsinden hareketle de Hz. Peygamber'e dayandırılır.

Mevlevîlikte çile, yukarıda belirtildiği gibi olmayıp, bin bir gün müddetle usûl ve âdâba uygun olarak on sekiz değişik hizmeti görmektir. Çile müddetinin bin bir gün olması; Hz. Mevlânâ'nın hayatı boyunca çıkarmış olduğu halvetlerin toplamının bin bir gün etmesi ve bu sayıya hürmeten tarîkatin usûl ve âdâbı arasında yer verilmesi veya Cenâb-ı Hakk'ın bin bir ismine karşılık olarak bin bir gün zikir ve hizmet etmekle ilgilendirilir. Bütün bu yapılanlardan maksadın Allah'ın rızasını kazanmak olduğu, rızâ kelimesinin ebced hesabıyla değerinin de bin bir rakamı olduğu hatırdan uzak tutulmamalıdır.

Çillesi bin bir gün olduysa rızâdır maksadı

Eyler emrâz-ı kulûbu gel tedâvî Mevlevî

Remzî

Çileye başlayan kişi, dünya endîşelerinden kurtulmak arzusunu izhâr edercesine çileye soyunur. Zîrâ "Matbah-ı şerîfe soyunmak, çileye ikrâr vermek için sathî nazar, cüzî tefekkür kifâyet etmez." Çile çeken kişiye çile-keş; öngörülen hizmetleri müddeti ile yapmaya çile tamamlamak, çile çıkarmak; bitirmeden bırakmaya çile kırmak; böyle yapana çile-şiken; pey-mân-şiken denir. Çile kırılırsa baştan başlayarak bin bir günü yeniden hizmetle geçirmek icap eder. Çileye soyunan çilekeşin mekânı yalnız âsitânelerde bulunan matbah-ı şerîf olup, buraya çilekeş ve tekke zâbitlerinden başkaları giremez.

Mevlevî evi, mevlevîlerin bulunduğu yer anlamına gelen Mevlevîhâneler, mevlevî âsitâne, dergâh, hânkah ve tekkelerinin genel adıdır. Mevlevîhâneler, genellikle büyük bir bahçe içine yapılan çeşitli hizmet binalarını ihtivâ eden müesseseler olup; matbah, semâhâne, mutribhâne, mescid, selâmlık, harem dairesi, meydân-ı şerîf, meşkhâne, hücreler, türbe ve hâmuşân bölümlerinden meydana gelir.

Genellikle tarîkat kurucularının ve önde gelen mutasavvıfların türbelerini barındıran âsitâneler, âsitâne-i pîr, makâm-ı pîr, huzûr-ı pîr olarak adlandırılır ve buralar tarîkatin ve diğer dergâhların merkezidirler. Konya âsitânesinden başka: Afyon, Bursa, Eskişehir, Gelibolu, Halep, Kahire, Kastamonu, Kütahya, Manisa ve Galata, Yenikapı ve Bahariye Mevlevîhânelerinde de çile çıkarılmıştır.

Söz vermek, inancını söylemek, kabullenmek anlamına gelen ikrâr kelimesi, bir bakıma inkârın zıddıdır. Mevlevîlikte derviş olmaya söz vermeye, hizmete girmeye, şeyhe bağlanmaya, biat etmeye denir.

Nefs-i arıtmak, gönül huzuru sağlamak ve olgunluğa erişmek maksadıyla ikrâr verilecek kapı Mevlânâ dergâhıdır. Çünkü orası gönül hastalıklarının şifâ bulduğu yerdir.

Şifâ istersen ikrâr eyle emrâz-ı derûnun gel

Tabîb-i cân Mesîh-i câvidândur Şems ü Mevlânâ

Niyâzî

Çileye tâlip olan ve kendisine nev-niyâz yanında cân, mübtedî, nev-mürîd gibi isimler de verilen kişi, matbah-ı şerîfte nev-niyâz makâmı da denilen saka postunda üç gün boyunca oturur; yapacağı hizmetleri görür ve kendisine yapılanlara -âdetâ yok sayılmak suretiyle itibâr edilmeyişine, tahkîr ve tezlîllere- tahammül eder ve yola girmeyi kabul ederse üç günün sonunda ikrârı alınmak üzere aşçıdedenin huzuruna çıkarılır. Şahsa, bu gördüklerinden başka ne gibi sıkıntılarla karşılaşacağı ve ne çileler çekeceği hatırlatılır, bu yolun zorlukları ifade edilir ve:

"... İşte üç günden beridir ki Mevlevî tarîkatinin namaz, niyâz, hizmet ve meşakkatini gözlerinle gördün ve nefsinde tecrübe ettin. Halbuki bunlar hiçbir şey değildir. Daha bir çok çileler çekmek, mihnet ve meşakkatlere tahammül etmek gerekir. Bütün bunlara tahammül edeceksin.

Sana her kim kötü davranırsa, onlara zinhar mukabele göstermeyeceksin... Her kimden gelirse gelsin, her türlü kazâ, belâ ve cefâya boyun eğeceksin. Eğer bunları yapabileceksen tarîkatimize girebilirsin...Eğer bunlara râzı isen ikrârını alırız." denir, şahıs da bunları kabûl ederek ikrâr verirdi.

İkrâr verecek kişi genç ise, ailesinin iznini alması şarttır.

İkrâr veren nev-niyâza "baş kesmek, görüşmek, niyâza durmak" gibi basit ve temel rükünler hemen öğretilerek hizmete başlatılırdı. Bu noktada ikrâr verene düşen vazife niyâz etmek, yani baş kesip tevâzu göstermektir.

İkrârdan dönmek, asla tasvîb edilmeyen bir davranış olup, ikrârdan dönenin mahşer günü yüzünün kara olacağına inanılır. "İkrârım hakkı için" tabiri hâl ehlinin en büyük yemîni sayılır. Dilimizde "İkrârında durana aşk olsun; inkâr edene yuh" ve "İnsan ikrârıyla, hayvan yularıyla yedilir" atasözleri ikrârın ehemmiyetini ifade eder. Zîrâ ikrâr sıdkile yapılır.

Bizim erbâb-ı ışka sıdk ile ikrârımız vardır

Riyâ ehlinden i'râz eylerüz inkârımuz vardur

Semâ'î

Cenâb-ı Hakk'ın dışında murâdı olmayan, huzur ve varlık sahibi olmak isteyen bir cân için en mükemmel hizmet yeri şüphesiz ki Hz. Mevlânâ dergâhıdır.

İkrâr veren ve on sekiz günlük ayakçılık hizmetini tamamlayan câna, aşçı dedenin emriyle arakiyye, mutfak tennuresi ve elifî-nemed verilir. Müridin, yeni giysilerinin üzerine elifînemed kuşanması, bir anlamda derd ve sıkıntılara katlanmayı kabulü şeklinde düşünülmüş; bundan hareketle kendileri için kemer-beste tabiri de kullanılmıştır.

Kendi libâsından soyunup dervîş elbisesi giyen cân, kazancı dedeye teslim edilir. Cân, manevî mürebbî sayılan kazancı dede, nezâretinde ayakçılıktan başlayarak bin bir gün boyunca; ayakçı, çerağcı, süpürgeci, dışarı kandilcisi, yatakçı, tahmisçi, içeri kandilcisi, içeri meydancısı, somatçı, pazarcı, dolapçı, bulaşıkçı, şerbetçi, âbrizci, çamaşırcı, dışarı meydancısı, halife dede, kazancı dede olmak üzere on sekiz değişik hizmeti görür; kendisine tarîkatin tarihçesi hakkında bilgi verildikten başka Farsça öğretilir, Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî'si yanında, Eflâkî'nin Menâkıbü'l-ârifîn'i ve başka lüzumlu eserler okutulur; kabiliyetine göre hat, musıkî, tezhib, şiir vb. talîm ettirilir; semâ çıkarttırılır. Semâ çıkaran dervîşe muvakkat bir sikke verilerek mukâbeleye katılmasına izin verilir.

Mevlevîlikte, çilede bulunanlardan şeyh dâiresine alınıp şeyhin kahve ocağında hizmet için değerlendirilen bir-iki çilekeşe şeyh kûçeği denilmekle birlikte; aşçıbaşının çömezine ser-tabbâh kûçeği; tarikatçi dedenin hizmetinde bulunanlara da tarîkatçi kûçeği denir.

On sekiz değişik hizmeti yapmakla geçen bin bir günün sonunda, meydancı, câna müddetin dolduğunu haber verir. Cân, vazifelerini yerine getirip, çileye başlarken oturduğu saka postuna tekrar oturur; tennûreyi çıkarıp dervîş elbisesini giyer. Akşam hazırlanan meydana giren cân, matbahta hususî olarak basılan lokmadan yemez. Cân, sertarîki müteâkip önce sağdaki, sonra da soldaki dedelerle; daha sonra da matbahtaki cânlarla görüşür ve sağ el sol, sol el de sağ omuz üzerine gelecek şekilde kolları çaprazvârî koyup; sağ ayağın baş parmağını sol ayağın baş parmağı üzerine getirerek -ayak mühürleyip- başı göğüs üzerine doğru öne eğmek suretiyle niyâza durur.

Dergâh-ı Mevlevîde niyâz ile hâk olan

Eflâke nâz iderse yeridür yeri yeri

Gâlib

Sertarîk:

"Vakt-i şerîf hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def' ola.

Dervîş kardaşımızın niyâzı kabûl ola.

âşiyâne-i Mevleviyyede râhatı müzdâd ola.

Demler safâlar ziyâde ola.

Dem-i Hazret-i Mevlânâ Hû diyelim Hû."

gülbangini okuduktan sonra dedeler hep birlikte "Hû" derler. Başta sertarîk dede ve arkasından kıdem sırasıyla diğer dervîşler meydana çıkarlar.

Herkes hücresine döndükten sonra cân, matbahta lokmasını yer ve elinde çerağla yürüyen meydancının arkasından üç gün sırrolacağı hücresine gider. Birinci günün akşamı, diğer dedeler aldıkları hediyelerle dervîşi ziyaret edip kahve içerler. Üçüncü günün sonunda meydancı "destûr" diyerek izin ister; içeriden cevap mahiyetindeki "hû" sesini işitince: "Hücren küşâd olacak" diyerek perdeleri açar ve cânı tarîkatçi dedenin yanına getirir. Cân, dizüstü oturur; destegül ve merâsim hırkası giyer. Bu hırka, mürîdi aklî mertebesinin, gündelik, sıradan hayatın ötesine adım attıracak bir gücün sembolü olup, Zât-ı ilâhî ile mürîd arasındaki perdeyi ortadan kaldırır; nefisle yapılacak mücâdelede, saldırılara karşı zırh vazifesi görür.

Derviş, kelimeyi oluşturan dal, râ, vav, ye ve şın harflerinin sembolize ettiği (dünya, riyâ, varlık, yalan ve şehvet) unsurlardan kendini arındıran insandır.

Hırka-i tecrîd içinde gerçi pinhân olmuşuz

İbn-i Edhem gibi ışka çünki sultân olmuşuz

Günâhî

Tarîkatçi Dede, "Çileyi bitirdin, asıl şimdi hücre çilesine gireceksin." der. On sekiz gün boyunca hücresinde bulunan ve âsitâneden dışarı çıkmayan cân, bu sürenin sonunda Şems-i Tebrîzî zâviyesine ziyarete götürülür. Dergâha dönüşte, cân, sertarîk veya Çelebi Efendi'den evrâd ve ezkârını alarak çilesini tamamlar; dede ünvânını alarak hücre sahibi olur ve hücre-güzin, hücre-nişîn olarak adlandırılır.

Matbahında çille-keş bir cân iken

Kıldı sâhib-hücre Mevlânâ beni Tâhir

Çile çıkarmadığı halde, bazı meşhur meşâyıha, tarîkate hizmeti geçenlere, şeyhliği babasından kalmış kimselere de dede denildiği, Konya Dergâhı'nda Çelebi Efendi tarafından kapıdan geçme merâsimi icrâ edilerek dede ünvânı verildiği belirtilmektedir.

Hücre sahibi olmuş dedeye, dergâhın imkânları nisbetinde ikrâmda bulunulur, hücresi tefrîş edilir, dervîş elbisesi ve çamaşır verilir; kıdem ve mevkiine göre -bekâr olan ve hücrede kalanlarına- âdeten niyâz denilen muayyen bir aylık tahsîs olunur. Dedeler ziyaretçi kabul edebilirler ve bu ziyaretçilerin, ihtiyaçların karşılanması maksadıyla bir niyâz hediyesi sunması âdâbtandır. Genellikle, dervîşin hücreye çıkışı kendisi veya bir şâir arkadaşı tarafından tarih düşürülerek tesbît edilir.

Dedeler, başka bir dergâha gittiklerinde de -fizikî şartlar uygunsa- hücre edinebilirler, hücreler yeterli değilse diğer dedelerin yanına birer dede refîk verilebilir.

Mevlevî mürşidleri, feyz kaynağı olan kuvvetli nazarlarıyla, müridlerin iç dünyalarında mükemmel bir inkılâb meydana getirirler ve âdeta toprağı altına dönüştürürler. Onlar hakikî aşkın mazharı, muhabbet sırrının mahremidirler.

Fakrı sadece Allâh'a olan ve O'ndan başkasına ihtiyaç duymayan, dünyadan müstağnî ve kanaat sahibi olan Mevlevîler, bilhassa ruh olgunlukları, fikrî incelik ve tekâmülleri, sanat kabiliyetleri yanında temizlik ve zarâfetleri ile de dikkatleri üzerlerine çekmişler ve sosyal hayatı yönlendirmişlerdir.

Bilmeyenler âşinâ sanmaz bizi mânâ ile

Mevlevîyüz âleme meşhûruz istiğnâ ile

Semâ'î

Hâlıka yol halkun enfâsıncadur dir Mustafa

Her tarîkun eşref ü a'lâsı râh-ı Mevlevî

Şâhidî

Cenâb-ı Hakk'a ve Hz.Peygamber'e bağlılık onun şiirinde en tesirli şekilde şöyle ifadesini bulur:

Cânım bedenimde oldukça Kur'ân'ın kuluyum;

Seçilmiş Muhammed'in yolunun toprağıyım.

Kim, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse,

O nakledenden de bîzârım ben, o sözden de bîzârım."

"Gel muştusu erişti câna,

Gel diyor yüceler yücesi.

Haydi sen cân ol da kanatlanıp uçma..."

diyerek Cenâb-ı Hakk'a yürüyen, büyük Türk mutasavvıf, düşünür ve şâiri; aşk ve gönüller sultanı Hz.Mevlânâ, kendi yerini işaretle:

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız. Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir." buyurur.

Mevlânâ hazretlerinin zâtı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nûruyla aydınlanır.

Bugün de öyle değil mi?

Hz. Mevlânâ gibi Hoca Ahmed Yesevî, Yûnus Emre, Hacı Bektâş-ı Velî ve daha nice mânâ erleri, insanda var olan şehvet, kin, gıybet, hırs, ihanet, gazab, zulüm, kibir gibi nefse âit duyguları ıslah ve bertaraf edip; tevbe, zühd, sabır, tevekkül, takvâ, cömertlik ve şefkat duygularını ihyâ sûretiyle gönlü galib kılarlar.

Zaten tasavvuf da güzel ahlâktan ibaret değil midir?

KAYNAKLAR

Ali Enver, Semâhâne-i Edeb, Âlem Matbaası, İstanbul, 1309.

Can, Şefik, Mevlânâ Hayatı, Şahsiyeti, Fikirleri, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1997.

Çıpan, Mustafa, Dîvâne Mehmed Çelebi Afyon Mevlevîhânesi Şeyhi, Konya İl Kültür Müdürlüğü Yay., Konya, 2002.

Duru, Necip Fazıl, Mevleviyâne Şiir Güldestesi, Perşembe Kitapları, İstanbul, 2000.

Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatler, MÜİFV Yay., İstanbul, 1994.

Esrâr Dede, Tezkire-i Şu'arâ-yı Mevleviyye, Mevlânâ Müzesi İhtisas Kütüphanesi, No:1502.

Gölpınarlı Abdülbaki, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, İnkılâp ve Aka Yay., İstanbul, 1963.

Gölpınarlı Abdülbaki, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, İnkılâp ve Aka Yay., İstanbul, 1977.

Top, H.Hüseyin, Mevlevî Usûl ve Âdâbı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2001.

Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yayınları, İstanbul, 1996.

Vassâf, Medâyih-i Hazret-i Mevlânâ, İ.Ü. Kütüphanesi, TY, No:2921.

MEVLEVİLİK

mevlevi semazen

Mevlana Celaleddin Rumi'nin (d. 1184 Belh, Horasan-ö. 1273 Konya) düşünceleri çevresinde kurulan tarikat. Babasının düşüncelerini sistemleştirdiği ve tarikat biçiminde örgütlendirdiği için Mevlana'nın oğlu Sultan Veled (ö. 1312) Mevlevilik'in asıl kurucusu ve ikinci piri sayılır.

Mevlana'nın hayatı boyunca tarikatlara özgü birtakım kurallara uymadığı, kendisine bağlananlar için özel kurallar koymadığı bilinmektedir. Sözgelimi kendisine bağlananlar için ne bir giriş töreni düzenler, ne de belli bir zikir öngörürdü. Diğer tarikatlar gibi özel giysilerle ayrılma yoluna da gitmemişti. Bilinen başlıca uygulaması müridliğe kabul edilenlerin saç, sakal, bıyık ve kaşlarından birkaç kıl kesmek, kendisine halifelik verilenlere de bugün hırka denilen geniş kollu, yakasız, önü açık bir giysi olan fereci giydirmek, halkı aydınlatma görevini simgelemek üzere bir çerağ vermekti. Mevlevilik'in başlıca kurallarından birisi olan semayı da yalnızca aşk ve cezbe için yardımcı bir öğe sayardı. Ancak oğlu Sultan Veled, halifeliği döneminde Mevlana'nın düşüncelerini temel olarak Mevleviliği kendine özgü kuralları, törenleri olan bir tarikat durumuna getirdi.

Mevleviliğe göre tasavvufi eğitimin amacı insanın kendine gelmesini, kendini bulmasını sağlamaktır. Gerçeğe ulaşmak için insan tabiatına aykırı yöntemlere başvurulmamalıdır. Zikir ve çile gerçeğe ulaşmanın temel yöntemi değildir. Zikir ancak düşünceyi harekete geçirdiği ölçüde yararlıdır. Gerçeğe ulaşmanın asıl yolu aşk ve cezbedir. Bunun için de isimlerden ve kelimelerden geçip Allah'ı bulmak Allah dışındaki varlıklardan (masiva) arınmak gerekir. Bütün varlığı kuşatan Allah'ın varlığı tek gerçektir. Varmış gibi görülen varlıklar gerçekte yoktur; varolan, bu varlıklar aracılığı ile kendini gösteren Allah'tır. Evren her an yeniden yaratılmaktadır. Zıdlar alemi olan bu dünyada herşey izafidir. Allah'ı gerçek anlamda tanımayan insanlar dünyanın, altın ve gümüşün kulu, kölesi olurlar. Bu kölelikten kurtulmanın tek yolu da Allah aşkıdır.

Mevleviliğe göre mürid kendini mürşidinde yok etmeli, kendine baktığında mürşidini görmelidir. Mürşidinin tüm isteklerini tereddüt etmeden kabul etmeli, ona itaatı Allah'a ve Peygamber (s.a.s)'e itaat, muhalefeti de Allah ve Peygamber (s.a.s)'e muhalefet bilmelidir. Kendisini şeyhinden uzaklaştıracak hiçbir sözü dinlememeli, onun iyiliğin mutlak temsilcisi olduğuna inanmalı, hakkında kötü düşünmemeli, yanında çok konuşmamalıdır. Nefsini zayıflatmaya, riyazet ve mücahede ile öldürmeye çalışmalıdır. Kötülüğü buyuran nefsi (nefs-i emmare) ancak mürşid öldürebilir. Bu nedenle mürid mürşidinin irşadına sıkı biçimde sarılmalıdır.

Mevlevilikte başlıca tarikat ayini, âyin-i şerif de denilen semadır. Belli kurallar içinde ve müzik eşliğinde yapılan semadan başka zikir telkini, tac ve hırka giyme, halvet, tarikata giriş, halifelik verme de belli kurallara bağlanmıştır. Sözgelimi zikir telkininde şeyh müridi önüne oturtarak elini tutar, bütün günahlardan sakınacağına, iyilik ve takva üzere bulunacağına dair söz alır, kelime-i tevhidi üç kez telkin eder, sonra da onun için dua eder. Duanın arkasından şeyh, dünya ile ilgisini kestiğini simgelemek üzere müridin saçından birkaç kıl keser. Halvet, diğer tarikatlarda olduğu gibi kırk gün süren bir ibadet, riyazet biçiminde değil, tekkede hizmet biçiminde uygulanır. Binbir gün süren bu halveti (çile) tamamlayan kişiye derviş adı verilir.

Tac ve hırka giydirme de küçük bir törenle yapılır. Tac giyecek mürid başını açarak şeyhin önüne oturur, başını şeyhin dizine koyar. Mevlevi silsilesini okuyan şeyh Allah'tan müridi fakirlik yolunda (tasavvuf) başarılı kılmasını, başına manevi bir tac ihsan etmesini dileyerek tacı giydirir. Fatiha sûresini okuyarak dua eder. Hırka ise ayakta giydirilir. Yine mevlevi şeyhleri silsilesi ve Fatiha okunur, dua edilir. Duanın arkasından hırkası giydirilen mürid şeyhin ve orada bulunan büyüklerin ellerini öper.

Halvetten çıkmış, eğitimini tamamlamış ve gerekli olgunluğa ulaşmış dervişlere verilen üç tür halifelik vardır. Bunlar suret-i hilafet, mana-yı hilafet ve hakikat-ı hilafet olarak anılır. Suret-i hilafet, bir dervişe bir tekkenin yönetimini yürütmesi amacıyla verilen halifeliktir. Bu tür halifeler irşad yetkisine sahip değildir. Mana-yı hilafet, seyr-ü süluk denilen tasavvufi yolculuğun makam ve mertebelerini iyi bilen, Allah'ı tam anlamıyla tanıyan dervişe halkı irşad etmesi amacıyla verilen halifeliktir. Hakikat-ı hilafet de doğrudan irşad ve şeyhlik yetkisiyle verilen halifeliktir. Şeyhlik makamı boş olan tekkelere atanacak şeyhler bu halifeler arasından seçilir.

Mevleviliğe mensup kişiler seyrü sülukteki durumlarına göre çeşitli derecelere ayrılır. İlk dereceyi mevlevilerin büyük çoğunluğunu temsil eden muhibler oluşturur. Seven kişi demek olan muhib, mevlevi kurallarına göre sikke tekbirletip tarikata giren, ancak dervişliğe ikrar vermeyen müriddir. İkinci derecede dede de denilen dervişler yeralır. Derviş ikrar verip tekke mutfağında (matbah) üç gün saka postunda oturan, kararından dönmezse arakiye ve hizmet tennuresi giyinip çeşitli hizmetlerle binbir gün halvet (çile) çıkaran, onsekiz gün süren hücre çilesini de tamamlayan mevleviye verilen addır. Şeyhler üçüncü dereceyi oluşturur. Şeyh, bir tekkeyi yönetmek, muhib ve dervişlerin yetiştirme yetkisine sahip olan mevlevidir. Mevlevilikte son dereceyi halifeler meydana getirir. Halifeler, başkasına halifelik verme yetkisine sahip şeyhlerdir.

Sultan Veled'ten sonra bütün Mevleviliği temsil eden Konya'daki merkez tekke şeyhliğinin babadan oğula ya da ailenin büyüğüne geçmesi gelenekleşti. Bu geleneğe bağlı olarak şeyhlik makamına oturan kişiye Çelebi adı verildi ve zamanla merkez tekke şeyhliği Çelebilik makamı olarak anılmaya başladı. Çelebiler, başlangıçta, şeyhlik makamında oturan kişi tarafından önceden belirlenirdi. Sonraları çelebiler dedelerin onayıyla atanmaya başladı. Daha sonra da, adaylar arasındaki çekişmeler nedeniyle çelebiler padişah iradesiyle atanır oldular.

Mevlevilik Türk düşünce ve sanat hayatına önemli etki ve katkıları olan bir tarikattır. Mevlana'nın vahdet-i vücud (varlık birliği) anlayışına dayanan düşünceleri yüzyıllar boyunca etkisini sürdürmüş, günümüze kadar canlılığını koruyabilmiştir. Mevlevi tekkeleri, tarikat faaliyetlerinin yanısıra bir sanat ve kültür kurumu gibi çalışmış, baştan beri birçok şair, yazar ve bestecinin yetiştiği merkezler olmuştur.

Osmanlılar döneminde Türkiye'de en yaygın tarikatlardan birisi olan Mevleviliğin faaliyetine, diğer tarikatlarla birlikte, 13 Eylül 1925 tarihli bir kanunla son verildi. Faaliyetini bir süre Şam'da sürdürmeyi denediyse de başarılı olamadı. Ancak 1926 yılında Konya'daki merkez tekke ve Mevlana türbesi müze olarak yeniden açıldı. Günümüzde de her yılın Aralık ayında Konya'da turistik amaçlı mevlevi ayinleri icra edilmektedir.

HAZRETİ MEVLÂNÂ'NIN ESERLERİ

mevlana1

Mesnevi

Mesnevi klasik dogu edebiyatinda, bir siir tarzinin adidir. Edebiyatta ayni vezinde ve her beyti kendi arasinda ayri ayri kafiyeli nazim türüne Mesnevi adi verilmistir. Uzun sürecek konular veya hikayeler siir yoluyla anlatilmak istendiginde, kafiye kolayligi nedeniyle mesnevi türü tercih edilirdi.

Mesnevi her ne kadar klasik dogu siirinin bir türü ise de, "Mesnevi" denildigi zaman akla "Mevlâna'nin Mesnevi'si" gelmektedir.

Mevlâna Mesnevi'yi Hüsameddin Çelebi'nin istegi üzerine yazmistir. Kâtibi Hüsameddin Çelebi'nin söyledigine göre, Mevlâna, Mesnevi beyitlerini Meram'da gezerken, oturuken, yürürken, hatta Semâ ederken söylermis. Çelebi Hüsameddin de yazarmis.

Mesnevi'nin dili Farsça'dir. Halen Mevlâna Müzesi'nde teshirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunulan en eski Mesnevi nüshasina göre beyit sayisi 25618 dir.

Mesnevi'nin Vezni:
Fâ i lâ tün - fâ i lâ tün - fâ i lün 'dür.

Mevlâna 6 ciltlik Mesnevi'sinde tasavvufi fikir ve düsüncelerini, birbirine ulanmis hikayeler halinde anlatmaktadir.


Divân-i Kebir

Divân sairlerinin siirlerini topladiklari deftere denir. "Divân-i Kebir "Büyük Defter" veya "Büyük Divân" manasina gelir.

Mevlâna'nin çesitli konularda söyledigi siirlerin tamami bu divandadir. Divân-i Kebir'in dili Farsça olmakla beraber, içinde Arapça, Türkçe ve Rumca siire de yer verilmistir.

Divân-i Kebir 21 küçük divân (Bahir) ile rubâî divâninin bir araya getirilmesi ile olusmustur. Divân-i Kebir'in beyit sayisi 40.000'i asmaktadir.

Mevlâna Divân-i Kebir'deki bazi siirlerini Sems Mahlasi ile yazdigi için bu divâna Divân-i Sems de denmektedir. Divânda yer alan siirler vezin ve kafiyeler göz önüne alinarak düzenlenmistir.

 


Mektûbât

Mevlâna'nin basta Selçuklu hükümdarlarina ve devrin ileri gelenlerine nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen dini ve ilmi konularda açiklayici bilgiler vermek için yazdigi 147 adet mektuptur.

Mevlâna bu mektuplarinda, edebi mektup yazma kaidelerine uymamis, aynen konustugu gibi yazmistir.Mektuplarinda "kulunuz, ben deniz"gibi kelimelere hiç yer vermemistir.

Hitaplarinda mevki ve memuriyet adlari müstesna, mektup yazdigi kisinin aklina, inancina ve yaptigi iyi islere göre kendisine hangi hitap tarzi yakisiyorsa, onu


Fîhi Mâ Fih

Fîhi Mâ Fih "Ne varsa içindedir" manasina gelmektedir… Bu eser Mevlâna'nin çesitli meclislerde yaptigi sohbetleri içermektedir. Bunlarin oglu Sultan Veled tarafindan bir kitapta toplandigi sanilmaktadir. Eser 61 bölümden olusmaktadir. Bu bölümlerden bir kismi, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane'ye hitaben kaleme alinmistir. Eserde bazi siyasi olaylara da deginilmistir. Bu nedenle bu eser tarihi açidan da büyük bir önem tasimaktadir.

Eser de cennet ve cehennem, dünya ve ahiret mürsid ve mürid, ask ve sema gibi konular islenmistir.


Mecâlis-i Seb'a (Yedi Meclis)

Mecâlis-i Seb'a adindan da anlasilacagi üzere Mevlâna'nin yedi meclisinin, yedi vaazinin toplanmasindan meydana gelmistir. Mevlâna'nin vaazlari, Çelebi Hüsameddin veya oglu Sultan Veled tarafindan not edilmis ancak özüne dokunulmamak kaydi ile eklentiler yapilmistir. Eserin düzenlenmesi yapildiktan sonra, Mevlâna'nin tashihinden geçmis olmasi kuvvetle muhtemeldir.

Siiri amaç degil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlâna, yedi meclisinde serh ettigi hadisleri su konulara ayirmistir:

1. Dogru yoldan ayrilmis toplumlarin hangi yolla kurtulacagi.
2. Suçtan kurtulus, akil yolu ile gafletten uyanis.
3. Inanç'daki kudret.
4. Tövbe edip dogru yolu bulanlarin Allah'in sevgili kulu olacaklari.
5. Bilginin degeri.
6. Gaflete dalis.
7. Aklin önemi.


Bu yedi mecliste, asil serh edilen hadiselerle beraber 41 hadis daha geçmektedir. Mevlâna tarafindan seçilen her hadis içtimaidir. Mevlâna, yedi meclisinde her bölüme "hamd-ü sena" ve "münacat" ile baslamakta, açiklanacak konulari ve tasavvufi görüslerini hikaye ve siirlerle cazip hale getirmektedir.Bu yol Mesnevi'nin yazilisinda da aynen kullanilmistir.

HAZRETİ MEVLÂNÂ'NIN ETRAFINDAKİLER

333_mevlana-yili

HAZRETİ MEVLÂNÂ'NIN ETRAFINDAKİLER

ŞEFİK CAN

Mesnevîhan

Büyük veliler güneş manzumesine benzerler; onlar birer güneş gibi etrafa ışık saçarak karanlıkları aydınlatırlar. Etrafında bulunanlar da onların uyduları gibidir.

İşte Hazreti Mevlâna'nın etrafında bulunan o büyük insanlar adeta güneşin etrafındaki uydular gibi O'nu tamamlamakta, O'ndan aldıkları ışıkları da etraflarına saçmakta, bilgisizlik karanlığını aydınlatmaktadırlar. Bu bakımdan Hazreti Mevlâna'yı mütalaa ederken O'nun etrafında bulunan o büyük insanları da ilahi birer uydu olarak kabul etmek, onların da görüşlerinden, fikirlerinden yararlanmak gerekmektedir.

Büyük şair Yahya Kemal merhumun dediği gibi; "Ruh ufuksuz yaşamaz…" İşte Hazreti Mevlâna, önce Şems-i Tebrîzi'de, sonra Selahaddin-i Zerkubî'de, daha sonra Hüsâmeddin Çelebi'de birer ruh ufku buldu. Kendisiyle beraber isimleri geçen diğer bütün velilerle manevi bir bağlantısı vardı. Onlarla aynı görüşleri paylaşmış, aynı duyguları ifade etmişti.

SEYYİD BURHANEDDİN MUHAKKIK TİRMİZİ

Babasını kaybeden Mevlânâ, içinde büyük boşluk duyuyordu. Çünkü o, yalnız bir baba kaybetmemişti. Bir şeyh, bir mürşid, bir gönül dostu, ilim ve fazilet timsali, bir insan-ı kamil kaybetmişti. Her ne kadar Sultanü'l-Ulema'nın ebedi aleme göç etmesinden sonra, onun müridleri tarafından bir şeyh, bir pir olarak tanınıyor, genç yaşında zamanın büyük alimi sayılıyor, etrafında hayli ilim ve irfan meraklısı toplanıyorsa da, o, kendini babasının yerine koyamıyor, manevi yalnızlığını hissediyordu. Bir sene böyle geldi, geçti. Sultanü'l-Ulema'nın vefatından, bir yıl sonra, halifelerinden Tirmizli Seyyid Burhaneddin Muhakkık, şeyhinin Konya'ya yerleştiğini duymuş ve onu görmek için Konya'ya gelmişti. Çok sevdiği şeyhinin bir sene evvel vefat etmiş olduğunu ve yerine oğlu Celaleddin'in geçtiğini görmüştü. Konya'ya gelen bu Seyyid Burhaneddin kimdi? Bilginlerin sultanı Bahaeddin Veled, Belh şehrinde iken Seyyid Burhaneddin hazretleri de orada idi. Ve Sultanü'l-Ulema'nın müridleri arasına girmişti. Daha Celaleddin Muhammed bir çocuk yaşında iken, onun terbiyesini üzerine almıştı. Seyyid Burhaneddin'in Konya'ya gelişine, Hazreti Mevlânâ çok sevindi. Baba dostu, eski hocasının elini öptü. Belh'de geçen mutlu günleri hatırladılar. Büyük manevi zevk duydular. Seyyid Konya'ya niçin geldiğinin manasını anladı. O, aziz şeyhinin oğlunun eskiden beri mürebbisi iken, şimdi mürşidi olacaktı.

O günden sonra Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin'e mürid oldu ve şeyhinin ona talim ettiği Kübreviyye tarikatının evrad ve tesbihine devam etmeğe başladı. Seyyid, önce onu, kırk gün bir odaya kilitlemiş, Mevlânâ'ya halvet yaptırmıştı. Baba dostu, Seyyid Burhaneddin'i bulunca Mevlânâ, manevi yalnızlıktan kurtulmuş, şeyhinin verdiği virdleri aşkla, şevkle okumakta ve tesbihleri çekmekte idi. Mevlânâ her ne kadar, babası ve aynı zamanda hocası olan Sultanü'l-ulema'dan çok şeyler öğrenmişse de Seyyid Burhaneddin Hazretleri, din ve şeriat bilgisini de kuvvetlendirmesi için onun Halep ve Şam'a gitmesini tavsiye etmiş, Mevlânâ da şeyhinin emrine uyarak birkaç derviş arkadaşı ile beraber Halep'e gitmişti. Talebesini ve müridini tahsilini derinleştirmesi için Halep'e gönderince Seyyid Burhaneddin hazretleri Konya'da kalmadı. Kayseri'ye gitti. Bu gidişi muvakkattı. Sevgili müridi Konya'ya dönünce o da Konya'ya gelecekti. Mevlânâ Halep'te iki sene kadar o devrin en meşhur medresesi olan Halaviyye medresesinde kaldı. Ve oranın en tanınmış alimi Kemaleddin İbnü'I-Adim (ölümü 660/1262)'den fıkıh tahsil etti. Hazreti Mevlânâ, Şam 'da bulunduğu sıralarda tahsilini daha çok derinleştirmişti. Artık Konya'ya dönmesi gerekiyordu. Hazreti Mevlânâ Anadolu'ya dönünce, önce Kayseri'ye uğrayarak, şeyhi Seyyid Burhaneddin'i ziyaret etti. Sonra onunla birlikte Konya'ya geldiler.

Şeyh, durumdan memnundu. Mevlânâ'yı çok değişmiş buldu. Bilgisi, olgunluğu, şeriata bağlılığı bariz bir şekilde dikkati çekiyordu. O gerçekten mürşidlik, babalık vazifesini yapmış, şeyhinin oğlunu, ilmin, imanın yolunda kemale sevk etmişti. Şimdi artık onunla şahsen meşgul oluyor, onu telkinleri ile görüşleri ile daha mükemmel bir hale getirmeğe gayret sarfediyordu. Seyyid hazretleri Mevlânâ'yı yetiştirmek için çok uğraştı. Ona babası Sultanü'l-ulema'nın Maarif adlı eserini tekrar tekrar okuttu. Böylece aylar, yıllar geçti. Her geçen yıl Mevlânâ'yı bir kat daha olgunlaştırdı. Oruç ve çile günleri, geçti. Mevlânâ'yı istediği gibi yetiştirmişti. İçinde vazifesini tamamlayan bir mürşidin iç rahatlığı vardı.

Şam dönüşünde Hazreti Mevlânâ, Kayseri'ye uğrayıp şeyhini Konya'ya getirdiğini biliyoruz. Sipehsalar'a göre Seyyid, Mevlânâ'dan Kayseri'ye gitmek üzere müsaade istediği halde Mevlânâ şeyhinden ayrılmak istememiştir. Burhaneddin Hazreti Mevlânâ'nın isteğine uymayarak Kayseri'ye gitmek istedi ise de, yolda atının ayağı kaydı. Seyyid attan düştü, ayağı incindi. Dönüp Konya'ya gelerek, Mevlânâ'ya neden yolunu bağladığını, gitmesine müsaade etmediğini sordu. Bu soruya karşılık Mevlânâ, "Şeyhim, neden bizi bırakıp gitmek istiyorsun?" sorusunu sordu. Bu soruya karşılık Seyyid, şu cevabı verdi: "Konya'da güçlü bir arslan peyda oldu. Ben de bir arslanım. Aynı şehirde iki arslan bir arada olamaz. Biz artık birbirimizle geçinemeyiz. Ben bu yüzden gitmek istiyorum." Bunun üzerine Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin Tirmizi hazretlerinin ellerini öptükten sonra onu, bir kaç müridi ile birlikte Kayseri'ye uğurlamıştı.

Seyyid Burhaneddin Tirmizi Kayseri'ye geleli daha bir yıl tamamlanmamıştı. O mübarek, ömrünün son günlerini yaşadığını hissediyordu. Bir gün hizmetçisine, sıcak su hazırlamasını söyledi. istediği su hazırlanınca, kalkıp boy abdesti aldı. Sonra, hizmetçisine: "Git, kapıyı sıkıca kapa ve dışarıda gördüklerine 'Garip Seyyid dünyadan göçtü' diye sala ver!" dedi. Ve odasının bir köşesine çekilerek şu son duasını yaptı: "Ey büyük Allahım, ey dost, beni kabul et ve canımı al. Beni, benden al. Beni her iki dünyadan da al, göllir. Ben seni istiyorum. Sensiz olan her şeyi benden al."

Hizmetçi koşarak Sahib Şemseddin'e haber verdi. Seyyid'in ölüm haberi Kayseri'de kısa zamanda duyulmuş, büyük bir kalabalık hücresinin önünde toplanmıştı. Sahib Şemseddin, cenazeyi hazırlatırken Mevlânâ'ya da haber ulaştırdı. Cenaze dua ve tekbirlerle kaldırıldı. Mevlânâ şeyhinin ölüm haberini alınca, büyük bir kedere kapılmış, hemen Kayseri'ye hareket etmişti. Kayseri'ye gelince doğru, Seyyid'in mezarı başına gitmiş, orada saatlerce niyazda bulunmuştu. Sahib Şemseddin, Mevlânâ'ya, şeyhinin kitaplarını teslim etti. Mevlânâ hocasının kitapları ile birlikte üzgün, içi yaralı olarak Konya'ya döndü. Bu kitaplar arasında Seyyid'in Makalat adlı meşhur eseri de vardı. Seyyid Burhaneddin Tirmizi Hazretleri 1241 senesinde vefat etmişti.

TEBRİZLİ ŞEMSEDDİN HAZRETLERİ

Eflaki Şems'in babasının Melikdad oğlu, Ali olduğunu yazıyor. Tebriz'de doğduğuna göre Azeri Türklerinden olsa gerek. Çok iyi bir tahsil gördüğü, devrinin bütün bilgilerine sahip olduğu Makalat adlı eserindeki sözlerinden belli. Bir yere bağlanıp kalmadığı, çok yer dolaştığı için, ona "Şems-i perende" (Uçan Şems) denmiştir. Kamil bir insan oluşu sebebiyle "Kamil-i Tebrizi" diye de anılır. Şems büyük bir varlıktı. O da Mevlânâ gibi büyük bir Hak aşıkı idi. O da çeşitli memleketler dolaşmış, çeşitli alimler, şeyhler görmüş, kendi ifadesine göre hiç birinde aradığını bulamamıştı. Hiç bir kimse onun haline muttali olamamıştı. Hiç kimse, onun sırlarının hakikatini bilememişti.

O devirlerde konuştuğu, tanıştığı, sohbetlerinde bulunduğu, muhtelif yerlerde yaşayan, meşhur şeyhlerin hiç birisinde, Şems, aradığını bulamamış, onlara tam olarak bağlanıp kalamamıştı. O insan-ı kamil, mükemmel, bir mürşid arıyordu. Onun kafasında kusursuz, tam Muhammedi yolda, yaşayan bir sahabe gibi lekesiz, tertemiz bir şeyh mefhumu vardı. Bu yüzden şeyh diye, mürşid diye karşısına çıkan kişilerde kusur görüyor, onlara gönül veremiyordu. Herkesin eline sarıldıkları, saygı gösterdikleri şeyhlerde, İslami yaşayış, İslami ahlak bulamayınca üzülüyor, onlardan uzaklaşıyordu.

Şems menfaat ve gösteriş peşinde koşan şeylerden daima uzak kalmış, ömrü boyunca Mevlânâ'yı görüp tanışıncaya kadar herhangi bir şeyhe bağlanıp kalamamıştı. Muhyiddin-i Arabi hazretleri de dahil bir çok şeyh gören, bir çok ariflerle sohbetlerde bulunan, kendisi de Sipehsalar'ın yazdığı gibi Velilerin sultanı olan Tebrizli Şems hazretleri, Mevlânâ Celaleddin hazretlerini tanıyınca, ondaki hakikati görünce "Ben aradığımı, Hüdavendigarım, Mevlânâ'da gördüm" demiş ve Konya'da kalmıştı.

Mevlânâ İle Şems'in Buluşmaları

Eflaki, Mevlânâ ile Şems'in Konya'da buluşmalarından önce, Mevlânâ Şam'da iken Şems'le buluştuklarından bahseder: "Bir gün Mevlânâ Şam çarşısında iken, başında külah bulunan siyahlar giymiş bir adamın Mevlânâ'nın elini öperek "Ey manalar aleminin sarrafı, beni bul, beni anla" diyerek kalabalığa karıştığını yazar. Ve bu adamın Şems olduğunu hikaye eder." Mevlânâ ile buluşmaları hakkındaki rivayetler çeşitlidir. Eflaki'nin rivayetine göre Mevlânâ bir gün, İplikçi medresesinden çıkarak rahvan bir estere binmiş, talebeleri ve müridleri ile beraber gidiyordu. İşte tam bu sırada Tebrizli Şemseddin, Mevlânâ, hazretlerine rastladı.

Halbuki Sipehsalar (Midhat-ı Bahari Tercümesi s.168) Mevlânâ ile Şems'in buluşmalarını şöyle anlatır: "Şemseddin-i Tebrizi Konya'ya gece vakti geldi. Pirinçiler hanına nazil oldu, hanın kapısı önünde oturmak için süslü bir sedir vardı. Ekseriya büyük kişiler o sedire oturuyorlardı. Şems sabahleyin o sedirin üstüne oturdu. Hazreti Mevlânâya velilik nuru ile Şems'in geldiği malum oldu. Hane-i mübareklerinden çıkarak ol tarafa doğru yürüdüler. Yolda halk, Hazret'in elini öpmek için her taraftan ol mübareke yaklaşmağa, yol bulmağa çalışıyorlardı. Hazreti Mevlânâ da bi'l-mukabele hepsini okşayıp gönüllerini hoş ediyordu. O sırada ansızın Şems-i Tebrizi'nin nazarı Mevlânâ'ya tesadüf etti. Rüyasında kendisine haber verilen mübarek zatın, bu zat olduğunu anladı. Hiç bir şey söylemedi.

Bu iki büyük velinin buluşmaları ve birbirlerini Hak dostu olarak sevrneleri, daima sohbetle vakit geçirmeleri, etrafta bulunanlar tarafından iyi karşılanmıyordu. Mevlânâ'nın öğrencileri, müridleri, ileri gelen imamlar, din adamları, hatta ailesinin ferdIeri, Mevlânâ'yı bu kadar tesiri altında bırakan Şems'teki hakikati, aşk ve iman gücünü göremedikleri, sezemedikleri için Tebrizli'ye nefret gözü ile bakıyorlardı. Şems'in Mevlânâ'ya bu kadar yakın oluşu, onu tesiri altına alışını İbtida-name'de Sultan Veled şöyle anlatmakta: "Halk bu bağlılığı, bu vefayı, bu coşkunluğu, bu sevgiyi görünce hasede düştü, herkes kınamaya koyuldu. Şeyhler, büyükler, yüce kişiler, 'bu ne biçim bir adamdır ki, Mevlânâ'yı bu hale getirdi. Hiç birimiz Şems'de bir hayır görmediğimiz halde Mevlânâ neden onu böyle üstün bir adam olarak tutmada, ağırlamada? Onda ne hal var, ne ilim var, ona nazar ehli dememize, gönül gözünün açık olduğuna hükmetmemize imkan var mı? diye açıkça onun hakkında dedikodu yapmağa başladılar.

Şems işin çığırından çıktığını, herkesin kendisine düşman olduğunu görünce, bir gün ansızın kayboluverdi. Şems, 643 yılı Şevvali'nin 21. günü Konya'yı terk etmişti (15 Şubat 1246). Şems Konya'da tam 15 ay yirmi gün kalmıştı.

Şems Hazretlerinin Konya 'ya İkinci Gelişi

Sultan Veled İbtida-name adlı eserinde: Mevlânâ'nın Şems'in gidişinden çok üzüldüğünü, Şems'in gidişine sebep olanların, yüzlerine bile bakmadığını yazıyor. Bunun üzerine sebep olanların yaptıklarına pişman olduklarını, Mevlânâ'nın da onları affettiğini bildiriyor. (İbtida-name, s.45-47) Sultan Veled, Şems'in Konya'dan doğruca Şam'a gittiğini yazıyorsa da Sipehsalar önce Şems'in nereye gittiğinin bilinmediğini bildirmektedir. Bir müddet sonra Şems Mevlânâ'ya Şam'dan bir mektup göndermiş, bu suretle Şems'in Şam'a gittiği anlaşılmıştır. Şems Şam'dan Mevlânâ'ya mektup yazınca, Mevlânâ da ona mektuplar yazdı.

Mevlânâ, Şems'in mektubunu aldıktan sonra Sultan Veled'i çağırdı. Ona bir miktar para vererek "Sen elçi olarak git. Bu paraları ayağına saç. Benim tarafımdan rica et. Kendisine kötü davrananların pişman olduklarını söyle, Iütfetsin, gelsin artık." dedi. Sultan Veled bu hizmeti canla başla kabul etti. O da babası gibi Şems'e aşıktı. O da babası gibi Şems'in hakikatini görmüş, büyüklüğünü anlamıştı. Sultan Veled Şam seyahatini anlatırken diyor ki: "Yorulmadan, ovalarda koşuyor, dağları bir saman çöpünden bile ehemmiyetsiz görüp aşıyordum. Yoldaki dikenler, bana güller gibi görünmede idi. "

Eflaki, Sultan Veled'in yirmi kişi ile gittiğini yazıyor. Şam'da Şems hazretlerini buldular. Sultan Veled babasının dediğini yaptı. Paraları ayağına saçtı. Şems paraları görünce, gülümsedi. Muhammed huylu Mevlânâ bizi altınla, gümüşle ne diye oyalıyor? Onun dileği kafi, dedi ve Konya'ya gelmeği kabul etti. Sultan Veled ve arkadaşları, Şam'da bir kaç gün kaldılar. Sema meclisleri kuruldu. İstirahat ettiler sonra Şems hazretlerini yanlarına alarak yola düştüler. Şam kervanı Konya'ya yaklaşınca, Sultan Veled babasına bir müjde gönderdi. Mevlânâ müjdeyi alır almaz, dervişler, beyler ve Mevlânâ'nın adamları Mevlânâ ile beraber karşı çıktılar. 8 Mayıs 1247 günü Şems hazretleri tekrar Konya'yı şereflendirdi. Şems Mevlânâ'yı görünce attan indi, kucaklaştılar. İki mana denizi tekrar birleşti.

Şems-i Tebrizi'nin Kayboluşu

Şems tekrar Konya'ya geldikten sonra, önce, onun aleyhinde bulunanların hepsi yaptıklarına pişman oldular. Şems de Mevlânâ gibi onların hepsini bağışladı. Çünkü Mevlânâ da, Şems de Muhammed huylu idiler. Malum olduğu üzere Peygamber Efendimiz Taifte kendini taşlayanları, mübarek ayaklarını kanatanları bile affetmişti. Zaten Şems gelmeden önce Hazreti Mevlânâ da kötülük edenleri, dedikodu yapanları affetmişti. Şems de aynı yolda yürüdü. Kendisiyle uğraşanları hoş gördü. Suçlarını affetti. Sema meclisleri tertip edilmeğe başlandı. Mevlânâ da, Şems de her gün bir yere davet edilmekteydiler. Fakat, sema neşe ve şevkle geçen günler de uzun müddet devam etmedi. Yine kin ve nefret uyandı. Şems aleyhinde, yine dedikodular başladı. Yalanlar, fitneler yine aldı yürüdü. Bu defaki fitne daha şiddetliydi. Onu Konya'ya tekrar geldiğine pişman etmişlerdi. Makalat'ında şöyle dert yanıyor: "O kadar zahmet çektim. Bu son yolculuk beni o kadar yordu ki, yorgunluğum iki yılda çıkmaz. Yollara düştüm. Öyle zahmetlere katlandım ki şu Konya'yı altınla doldursalar, yine gözümde yok, bu cefalar çekilemez. Fakat Mevlânâ'nın sevgisi üstün geldi de bu sıkıntıya katlandım." (Makalat s.26)

Cenab-ı Şems, kendini çekemeyen, kötü niyetli kişilerin davranışlarını dedikodularını, iyi huylu olduğu için kendi içine gömüyor, Mevlânâ'ya açmıyordu. Şems'in çok sevdiği karısı Kimya da evlendiklerinden pek az zaman sonra vefa etmişti. Ne kadar üstün bir varlık olursa olsun, Şems de insandı. Bir taraftan sevdiği karısının vefatı, bir taraftan dedikodular onu çok sarsmıştı. Küfür ve tehdidIere artık dayanacak hali kalmamıştı. Mevlânâ'ya olan bağlılığı, Mevlânâ da gördüğü hakikat onu yaşatıyordu. O, Sultan Veled'e bir kaç defa "Ben bu sefer öyle bir gidiş gideceğim, izimi kimse bulamayacak yahud onu bir düşmanı öldürdü diyecekler" diye söylediği gerçekleşti. 1247 senesinin Aralık ayının perşembe günü Şems hazretleri ortadan kayboldu.

Sipehsalar'ın yazdığına göre, Şems'in ortadan kaybolduğu sabah Hazreti Mevlânâ medreseye gelip de Şems'i odasında bulamayınca çok mahzun oldu. Hemen Sultan Veled'in yattığı yere gitti: "Bahaeddin, ne yatıyorsun! Kalk, şeyhini ara. Yine can burnumuz, onun latif kokusundan mahrum kaldı." diye seslendi. (Sipehsalar Tercümesi, s.179) Şems gerçekten "Öyle bir gidiş gideceğim ki kimse bulamayacak" dediği gibi kayıplara mı karıştı? Dönülmez bir seyahata mı çıktı? Yoksa şehid mi edildi? Doğrusunu Allah bilir. Yine Eftaki'nin rivayetleri üzerinde durulunca, bu rivayetlerden şöyle bir netice çıkarılabilir: Şems, Hazreti Mevlânâ'nın yanında iken dışarı çağrılmış, fakat bir daha Mevlânâ'nın yanına geri dönmemiş ve ortalıkta görülmemiş. Onu çağıranlar onu alıp götürdüler mi? Öldürdüler mi? Onun Konya'dan başka bir yere gitmesini mi sağladılar? Acaba, Şems, evvelce, gittiği Şam'a mı gitti? Bütün bunlar kat'i olarak bilinmemektedir. Bilinen bir hakikat varsa, o da Mevlânâ'nın Şems'in şehid edilmesini bilmediğidir. Bu faciayı Mevlânâ'ya duyurmadılar mı? Yahud böyle bir facia vuku bulmadı mı?

Şems Hazretlerinin Kayboluşundan Sonra Hazreti Mevlânâ'nın Hali

Sultan Veled, Şems'ten sonra Mevlânâ'nın halini şöyle anlatır: "Şeyh, onun ayrılığından sonra adeta deli oldu. Fetva veren şeyh, aşkla şair kesildi. Zahiddi, meyhaneci oldu. Fakat üzümden yapılan şarabı içip satan meyhaneci değil, nura mensup olan can, nur şarabından başka bir şeyi içmez. (İbtida-name, s.53) Mevlânâ, gece gündüz sema etmede, ağlayışını, feryadını küçük, büyük herkes işitmedeydi. Eline geçen altını, gümüşü çalgıcılara veriyor. Nesi varsa bağışlıyordu. Şems'i gördüm diyenlere, parası yoksa, üstündeki elbiseyi bağışlıyordu.

Sultan Veled'in İbtidaname'de yazdığına göre, Hazreti Mevlânâ bir kaç sene sonra müridleri ile beraber tekrar Şam'a gitti. Aylarca orada kaldı. Bütün araştırmalarına rağmen Şems'i bulamayınca, ümidini kesti. Onun öldürüldüğüne dair dedikoduları da duymuştu. Oğlu Alaeddin Çelebi'nin de bu işte parmağı olduğunu artık biliyordu. Sevgi ve hasret şiirleriyle duygularını ifade etmekle avunuyordu.

Şems mi Mürşid, Mevlânâ mı?

Birbirlerinde bulunan hakikatleri gören, birbirlerine hayran olan bu iki büyük veliden hangisi üstündür, büyüktür? İlahi aşkta fani olan velileri, birbirleri ile mukayese etmek hatadır. Bütün beşeri kirliliklerden arınmış, nefsani arzulardan kurtulmuş, Hakk'ın tecellisine mazhar olmuş, vahdet deryasına daImış, yok olmuş bu yüce varlıklar, birbirlerinden üstün görülemezler. Tozlardan, paslardan temizlenmiş, çeşitli aynalarda parlayan güneşin nuru, aynı nur değil midir? Bunlar birbirinden ayırdedilebilir mi?

Hazreti Mevlânâ; gönlü hasret ateşiyle yana yana Şam'da Hazreti Şems'i ararken, Mevlânâ'nın ilmine, irfanına, aşkına hayran olan, nuruyla gözleri kamaşan Şam'ın arifleri, nasıl oluyor da; bir mürşid, mürşid arıyor? diye düşünmüşlerdi. Mevlânâ Şems'i aradığı gibi, Şems de vaktiyle Mevlânâ'yı aramıştı. Şems de dolaştığı şehirlerde; meşhur şeyhlerin, mürşidlerin hiç birisinde aradığını bulamamış; Mevlânâ'yı bulunca; "Memleketten çıkalı Mevlânâ'dan başka şeyh görmedim. Ben aradığımı hudavendigarım Mevlânâ'da buldum" demişti. Bunlar birbirlerinde ne gördüler? Ne buldular? Bunlar, birbirlerine ayna oldular. Bunlar, şeyhlik, mürşidlik, halifelik, müridlik makamlarının ötesine geçtiler de birbirlerinde bulunanı gördüler. Bu sebeple bunlardan herhangi birisini ötekinin mürşidi sanmak, evvelce de arzedildiği gibi boş bir düşüncedir. Yersiz, lüzumsuz bir fikre kapılmaktır.

Eğer, insanlar, Mevlânâ ile Şems gibi, birbirlerinde bulunanı, birbirlerinin hakikatini görebilselerdi, dünya cennet olurdu. İnsanlar daimi bir barış halinde yaşarlardı, harpler ortadan kalkar, bütün dünyada silah fabrikaları kapatılır, Afrika'da şurada, burada açlık çeken insanlar bulunmazdı. Dünya refah içinde yaşardı. Hazreti Mevlânâ: "Şu dünyada gördüğümüz tenlerimiz, vücutlarımız, bizim gölgelerimizdir. Biz aslında bu gölgelerin üstesinde yaşıyoruz" diye buyurmaktadır. İşte Mevlânâ ile Şems birbirlerinin, maddi varlıklarının ötesinde bulunanı gördüler, onu sevdiler.

Şems'in Eseri ve Şems'e İsnad Edilen Eserler

Şems'in toplantılarda yaptığı sohbetlerden derlenmiş Makalat adlı bir kitabı vardır. Bu kitabı, kendisi yazmamıştır. Konuşmaları sırasında müridleri tarafından not edilmiştir. Çeşitli konuları ihtiva etmektedir. Türkçeye de Nuri Gençosman tarafından tercüme edilmiş bulunan bu kitap, son derece tertipsiz, karışık, kesik cümlelerle yazılmış olmasına rağmen çok önemlidir. Çünkü bu kitap vasıtasıyla Şems'in kişiliği, ilmi, irfanı anlaşılmaktadır. Bu kitap bir ansiklopedi gibi her konuyu özlü olarak anlatmaktadır. Sohbet esnasında, ortaya atılan mevzularla, Şems'e sorulan suallere verilen cevaplarla, Şems'in felsefeye, kelam ilmine, tarihe, edebiyata, şiire, hadis ilmine, tefsire, her şeye vakıf olduğu görülmektedir. Bu kitapta sufiliğe, şeyhlere, mürşidlere, müridlere dair çok ince görüşler, güzel mutalaalar vardır. Yine bu kitapta, Şems'in Mevlânâ'da gördüğü hakikat gün gibi açığa vurulmakta ve onun üstünlüğü, büyüklüğü belirtilmektedir. Nesir halinde yazılmış bu eserde Arapça ve Farsça bazı manalı şiirlere de rastlanmaktadır.

Mevlânâ'nın Mesnevi'si ile, Şems'in Makalat'ı arasında çok kuvvetli bağlantılar olduğunu Profesör Firuzanfer Mevlânâ Celaleddin eserinin 89. sayfasında ileri sürmektedir. Mevlânâ'nın Makalat'ta geçen bazı hikayelerin konusunu Mesnevi'de açıkladığını yazmaktadır. Firuzanfer'e göre: "Eğer Şems'in sözleri not edenlerin hatalarından, noksan not etmelerinden ötürü Makalat'ın bazı kısımlarının eksikliği, irtibatsızlığı olmasaydı, bu eser sufiyane yazılmış nesirlerin en güzellerinden biri sayılırdı." Şems'e Esma-i Hüsna Şerhi, bir de Merğubu'l-kulub diye bir iki eser daha, isnad ederlerse de bu kitapların Şems'e aid olmadıkları yazıldıkları tarihlerden anlaşılmaktadır.

Hazreti Mevlânâ'nın Hayatında Sükün Devri

Hazreti Mevlânâ, Şems'in yaşadığından ümidini kesmiş, artık onu, aramaktan vaz geçmişti. Şems'i, artık, ne Şam'da, ne de başka yerde bulamayacağını anlamış da, Sultan Veled'in dediği gibi onu, kendi gönlünde, kendisinde bulmuştu. Bulmuştu ama, hala, gözleri Şems misillü bir gönül dostu arıyordu. Mevlânâ'nın etrafında ailesi, oğulları, dostları, talebeleri, müridleri bulunduğu halde içinde bir boşluk duyuyor, adeta kendisini yalnız hissediyordu.

Muhakkak ki insanın en büyük dostu Allah'tır. Cenab-ı Hak "Nerede olursan ol, ben seninle beraberim."(57/4) diye buyurmuyor mu? Mevlânâ da bir şiirinde bu hakikati şöyle ifade eder:

"Burada gizli birisi var, Kendini yalnız sanrna"

Fakat Mevlânâ'nın bu duyguyu paylaşan, kendinde bulunanı, kendine hissettiren Şems gibi bir Hak dostuna, bir can aynasına, bir ruh ufkuna ihtiyacı vardı.. Bu yüzden huzura ve sükuna kavuşamıyordu. Mevlânâ'ya, Şemsden sonra, gönül dostu, can aynası Konyalı Selahaddin hazretleri oldu, Bu hemdem, bu gönül dostu ile Mevlânâ manevi yalnızlıktan kurtuldu. Huzura, sükuna kavuştu."

KONYALI KUYUMCU ŞEYH SELAHADDİN

Selahaddin Feridun, Konya köylerinden birinde doğmuştu. Babasının adı Yağı Basan idi. Köyleri Beyşehir gölü civarında olduğu için, bu aile balıkçılıkla geçinirdi. Selahaddin Konya'ya gelip yerleşmiş, orada kuyumculuk sanatını öğrenmiş, bir dükkan açmış, çalışıyor, rızkını temin ediyordu. Dindar ve faziletli bir kişi olan Selahaddin, Mevlânâ'nın babasının aziz dostu ve halifesi Seyyid Burhaeddin'e intisap etmiş, ahlakı, hulusu ve ibadete düşkünlüğü ile sufilik yolunda hayli ilerlemiş ve şeyhi Seyyid Burhaneddin'den hilafet alarak, şeyhlik makamına yükselmişti. Şeyhi, bu temiz kişiyi, bu Hak aşıkını çok severdi. Gerçekten de Selahaddin ümmi yani hiç okuma yazma bilmiyordu, ama muttaki, ibadetine çok düşkün, çok nurlu bir mümindi. İlahı aşka gönlünü vermiş, bir çok haller elde etmişti. Selahaddin-i Zerkubi yani Kuyumcu Selahaddin, şeyhi Seyyid Burhaneddin Kayseri'ye gidince, köyüne dönmüş, orada evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuştu.

Bir cuma günü Konya'ya gelmişti. Cuma namazı kılmak için, Ebu'I-Fazl Camii'ne girdi. Namazdan sonra Mevlânâ vaaza başladı. Mevlânâ çok heyecanlı, çok güzel konuşuyordu. Mevlânâ o günkü vaazında, şeyhi Seyyid Burhaneddin'in hallerinden, faziletinden, aşkından bahsediyordu. Kuyumcu Selahaddin can kulağı ile Mevlânâ'yı dinlerken, birden bire Mevlânâ'nın zatında, büyük bir nur gibi şeyhi Seyyid Burhaneddin'i gördü. Sanki, Mevlânâ gitmiş, yerine Seyyid Burhaneddin gelmiş, oturmuş, heyecanlı, güzel sözler söylüyordu. Selahaddin hazretleri, kendine hakim olamadı, ayağa kalktı, deli gibi feryad ederek Mevlânâ'ya doğru koştu. Mevlânâ'nın vaaz ettiği kürsünün altına geldi. Mevlânâ'nın ayaklarına kapandı. Bu vaka, Seyyid Burhanüddin'in ölüm tarihi olan 1241'den sonra ve Şems'in Konya'ya geliş tarihi olan 1244'ten öncedir.

Selahaddin-i Zerkubi, Hazreti Mevlânâ'yı çok seviyordu. Ona derin hürmeti vardı. Çünkü her ikisi de aynı şeyhten Burhaneddin-i Tirmizi'den feyz almışlardı. Her ikisi de aynı tarikatta Kübreviyye tarikatında idiler. Her ikisi de Hak'ta fani olmuşlardı. Mevlânâ da, Şeyh Selahaddin'i çok seviyordu. Ona lütuflarda bulunmaktan geri kalmıyordu. Fakat Mevlânâ ilk zamanlarda Selahaddin'den daha kuvvetli bir gönül dostu ile meşgul olduğundan, onunla pek ilgilenmiyordu, Şems'i bulmaktan ümidini kesince, bütün kalbiyle, bütün himmetiyle Selahaddin'e yöneldi. Onu, kendi yerine halife, şeyh olarak seçti. Dostlarını, müridlerini ona tabi olmağa çağırdı. Mevlânâ, kendisinden el almak isteyen kimselerle, talibleriyle kendisi uğraşmıyordu. Şems ile buluştuktan sonra bu vazifeyi seçilmiş dostlarından, kamil bir şeyhe havale ediyordu. Selahaddin hazretleri'ne şeyhlik görevi verdiği zaman da aynı yolu tutmuştu. Üstelik, bu yeni gönül dostunda, bu kuyumcu şeyhte, Şems'in nurunu görüyor, onu Şems yerine koyuyordu.

Mevlânâ, bu ümmi ihtiyar kuyumcuda, Şems'in nurunu gördükten sonra ona çok bağlanmıştı. Eflaki'nin yazdığına göre Mevlânâ, kendisini sevenlere: "Selahaddin'in yanında Şems'ten, Hüsameddin'in yanında da Selahaddin'den bahs açmayın, bunların aralarında bir fark yoktur amma, bu iş edebe sığmaz. Erenlerde, ilahı kıskançlık vardır", derdi. Selahaddin hazretlerinin de Mevlânâ'ya karşı bağlılığı. sonsuzdu. Bir gün Mevlânâ'ya "İçimde nur kaynakları varmış da haberim yokmuş. Sen onları keşf ettin, coşturdun. "demişti. Sipehsalar'ın yazdığına göre (s.181) bir gün Mevlânâ, Selahaddin'in kuyumcu dükkanının önünden geçerken, onun ahenkli çekiç vuruşundan heyecanlanmış, cezbe- lenmiş, hemen orada sema etmeğe başlamış, Selahaddin de onun bu halini görüp, çekiç altındaki altının ezilip zayi olacağını düşünmeden vurmaya devam etmişti.

Konyalılar, Mevlânâ'nın Kuyumcu Selahaddin'e

Gösterdiği Sevgiyi, Saygıyı Çekemediler

İlahi aşktan nasipsiz olanlar, ibadetle, riyazet ile, heva ve heveslerini: yenemeyenler, Şems'i çekemedikleri gibi şimdi de Kuyumcu Selahaddin'i çekemiyorlardı. Çünki Mevlânâ, Şems kaybolduktan sonra, bu kuyumcuyu, kendine hemdem, Hak dostu seçmiş, onlara Selahaddin'i şeyh tanıyarak ona uymalarını istemişti. Sultan Veled'in İbtida-name'sinden başka hiç bir kitap, bu hali gereği gibi açıklamamıştır: Firuzanfer'in Mevlânâ'nın hayatına dair yazdığı kitabın 129. sayfasından itibaren İbtida-name'den alınan bazı beyitlerin tercümesini aynen buraya koydum: "İnkarcılar diyorlardı ki: Birinden kurtulduk, (yani Şems'ten) daha beterine çattık. Önceki nurdu, bu ise kıvılcım. Şems'in sözü dinlenirdi. Anlatışı güzeldi. Faziletli, bilgili bir kişi idi. Çok anlamlı sözler yazdırırdı. Keşke Mevlânâ'ya o hemdem olarak kalsaydı.

Sultan Veled'in yazdığına göre, Selahaddin'deki imanı, aşkı ve manevi üstünlüğü görereneyen Konyalılar, bu faziletli kuyumcuyu ortadan kaldırmaya karar verdiler. "Bu karar, her hakikat yolunu görenlerin, gözünün nuru ve çerağı olan şah Selahaddin'in kulağına kadar geldi. Hazret, bu kararı duyunca, latif ve manalı bir surette gülerek buyurdu ki: O körlerin, o imansızların, o kaba görüşün, Hakk'ın emri olmadıkça bir saman çöpünün bile yerinden kımıldamayacağını bilecek kadar olsun Hak'tan haberleri yoktur. Hakk'ın emri olmadan, beni öldürmeğe, benim kanımı dökmeğe, kanımla bulanmağa kim kalkışabilir?" (Sultan Veled, İbtida-name)

Mevlânâ'nın Selahaddin'e Olan Bağlılığı

Mevlânâ, Şems'in yerine koyduğu bu Hak dostuna, bu gönül aynasına kendisi çok bağlandığı gibi, gerçek müridleri de, oğulları da, Selahaddin'i manevi bir baba yerine koyarak marifet yolunda ona uyuyorlardı. Hazreti Mevlânâ'nın bu kadar gönül verdiği kuyumcu Selahaddin ümmi, hiç okumamış bir kişi olmakla beraber büyük bir arifti, büyük bir veliydi. Zaten Hazreti Mevlânâ gibi büyük bir Hak aşıkının gönül verdiği, sevdiği, kendisine hemden seçtiği her insan muhakkak velidir, muhakkak insan-ı kamildir. Ne yazık ki Konyalılar bu Hak dostlarını gereği gibi anlayamadılar.

Şeyh Selahaddin çok sakin, temkinli bir insandı. Aşırı derecede ibadete düşkün, riyazatla kendisini ezen, zayıf düşüren bir kişi olarak bilinmektedir. İbadet ve riyazatın onun iradesini kuvvetlendirdiğini de, kendisini öldürmek isteyenlerin kararlarını soğukkanlılıkla karşılaması, hiç korkmaması ve telaş göstermemesinden belli olmaktadır. Sultan Veled hazretleri, onun temkinini ve irşaddaki kudretini şöyle anlatmaktadır:

"Mevlânâ'nın coşkunluğu, onun sayesinde yatıştı. Onun irşadı başka bir çeşitti. Tesiri herkesten fazlaydı. Erenlerden yıllarca müddette elde edilen şey, ondan bir anda, bir nefeste elde edilirdi. Dilsiz, dudaksız sırlar söylerdi. İnsanın gönlüne seslenir gibi kulaklar bir harf duymadan, bir ses işitmeden faydalanırdı. Sözleri gönülden gönüle sessiz sadasız girerdi." Selahaddin-i Zerkubi hazretlerinin halini, manevi büyüklüğünü anlamayanlar, Hazreti Mevlânâ'nın kuyumcuya karşı duyduğu saygı ve sevgiyi her vesile ile görünce yaptıkları dedikodulardan utandılar, hasetliklerinden pişman oldular. Zaten bu aleyhte bulunanlar, sohbetlere de gelmedikIeri için hüsran içindeydiler. Nihayet dayanamadılar, yine hep birden bir karara vardılar. Şeyh Selahaddin'e ve Hazreti Mevlânâ'ya ayrı ayrı baş vurdular, üzüntülerini, pişman olduklarını söylediler, ağladılar, yalvardılar, tevbe ettiler ve affedildiler. Artık dedikodular durdu, çekiştirmeler son buldu. Artık sema meclisleri tertip ediliyor, aşk ve neşe içinde vakit geçiriliyordu. Bu sıralarda Hazreti Mevlânâ Selahaddin'in kızı Fatıma Hatun'u, Sultan Veled ile evlendirdi.

Hazreti Mevlânâ, çok sevdiği, hemdemi, halifesi, Selahaddin'in kızını oğluna almakla çok sevinmişti. Sultan Veled, babasının Şeyh Selahaddin'le on sene zevk ve şevk içinde yaşadıklarını, Konya halkının her ikisinden de manen faydalandığını, on yıl sonra Selahaddin'in hastalandığını, vefat ettiğini yazar. Şeyh Selahaddin 1258 yılının Aralık ayının 29. günü vefat etmişti. Hazreti Mevlânâ, sevgili dostunun zahiri ölümlerinden çok mütessir oldular. Bütün Konyanın ileri gelenleri ile birlikte cenazesini uğurladılar.

Hazreti Selahaddin, vefatı zamanının yaklaştığını hissedince; "Benim için sakın ağlamayın. Bugün benim en mutlu günümdür. Çünki bugün ben, sevgilime kavuşuyorum. Cenazemi, davullar, kudümler, defler çalarak neşeli, sevinçli bir halde ellerinizi çırpa çırpa kaldırınız. Beni mezarıma kadar sema ederek götürün" (İbtida- name, s.108) diye vasiyyette bulunmuştu. Mevlânâ, sohbet arkadaşının, gönül dostunun vasiyyetini tamamiyle yerine getirdi: Şeyh Selahaddin hazretlerinin cenazesi, davullar, kudümler, defler çalınarak, güzel sesle ilahiler söylenerek kaldırıldı. Cenaze bu coşkunlukla götürülürken Mevlânâ da, baş açık sema ediyordu. Şeyh Selahaddin, Sultanü'l-ulema'nın yanına defnedildi. O gün Hicretin 657 senesinin Muharrem ayının birinci günüydü. Bu tarih, Miladi 1255'e tekabül etmektedir. Hayatta iken de, ölümünden sonra da Hazreti Mevlânâ, Kuyumcu'ya olan bağlılığını daima göstermiştir. Yalnız Selahaddin'le değil, onun ailesi efradı ile de meşgul olmuştur. Nitekim, Selahaddin'in kızı Fatıma Hatun yazı yazmayı, Kur'an okumayı Mevlânâ'dan öğrenmiştir.

ÇELEBİ HÜSAMEDDİN HAZRETLERİ

Kuyumcu Selahaddin hazretlerinin vefatından sonra, Çelebi Hüsameddin, Mevlânâ hazretlerine hem-dem ve halife oldu. Sipehsalar'ın "İlahi nurIarın mazharı, hakikat ve marifet sırlarını öğreten, tam şeri'at yolunda olan velilerin iftihar ettikleri büyük bir varlık" olarak tavsif ettiği Çelebi Hüsameddin hazretleri'nin aslen Urumiyeli olan ailesi Konya'ya muhacir olarak gelmişler ve bu şehre yerleşmişlerdi. Çelebi Hüsameddin'de 1225 yılında Konya'da doğmuştu. Mevlânâ'nın neslinden gelenlere verilen Çelebi adı ile, Hüsameddin'in Mevlânâ'nın kanından gelmiş bir kişi olduğu sanılmamalıdır. Buradaki "Çelebi", efendi, kibar, nazik bir insan manasına kullanılan bir kelime olup halkın sevdiği kişilere verdiği bir lakaptır.

Hüsameddin'in, "Çelebi" lakabından başka "Ahi Türkoğlu" ünvanı da vardır. Çelebi Hüsameddin'in adı, Hüsameddin Hasan'dır. Babasının adı Muhammed, onun babasının adı da Hasan'dır. Çelebi Hüsameddin'in dedesi, büyük velilerden olup 1107 senesinde Bağdat'ta vefat eden ve aslen Kürt olan Şeyh Taceddin Ebu'I-Vefa hazretleridir. Bu büyük veli ümmi, yani anadan doğma cahil bir kişi olduğu halde arif bir zat idi. Hüsameddin'in babası Konya ve havalisinde yurt edinmiş olan Ahi'lerin başkanı olduğundan kendisini" Ahi-Türk" diye çağırırlardı ve Hüsameddin'e "Ahi Türkoğlu" denirdi.

Çelebi Hüsameddin'in babası vefat edince, onu, babasının yerine reis yapmak istediler. Fakat şöhretin, zenginliğin, mevkiin insana birşey kazandırmadığını idrak eden bu büyük insan, kendisine uyan, kendisini reis yapmak isteyen bütün adamlarını aldı, Hazreti Mevlânâ'ya gitti. Hazreti Mevlânâ'nın eşiğine baş koydu. Çelebi Hüsameddin, adamlarından her birinin kazançlarıyla, işleri ile sanatları ile uğraşmalarını ve kendisine düşen payı getirmelerini istemiş, kendisi, nesi varsa hepsini Mevlânâ'ya bağışlamıştı. Öyle ki, hiçbir şeyi kalmadı, hatta bu yüzden lalası: "Hiçbir geçim vasıtası ve mülk kalmadı" diye ona ta'rizde bulundu, o da evin eşyasını satmalarını emretti. Bir kaç gün sonra evde hizmette bulunan adamlar geldiler: "Artık bizden başka birşey kalmadı" dediler. Bunun üzerine Çelebi Hüsameddin hazretleri: "Allah'a hamd olsun. Peygamberimizin sünnetine hiç değilse zahiren uymamız müyesser oldu. Sizi de Allah'ın rızasını kazanmak için ve Mevlânâ'nın aşkı ile hepinizi azad ettim, hepiniz kendi işinize gidiniz." dedi.

Mevlânâ'nın Hüsameddin'e Olan Bağlılığı

Çok cömert olan, herşeyini Mevlânâ'ya feda eden bu büyük Hak aşığı Mevlânâ'ya ne kadar bağlı ise, Mevlânâ da ona o kadar bağlı idi. Bir toplantıda Çelebi Hüsameddin hazretleri bulunmazsa, Mevlânâ'nın neşelenmesine imkan yoktu. Mevlânâ eline ne geçerse bir puluna bile dokunmadan, hepsini Çelebi'ye gönderir, o da herkesin istihkakı neyse onları dağıtırdı. Bir gün Emir Taceddin Mu'tezi Horasan, Aksaray'dan Hazreti Mevlânâ'ya epeyce bir para göndermiş, dervişlere ziyafet verilmesini, sema' meclisi tertib edilmesini ve kendisine de dua edilmesini rica etmişti. Mevlânâ, kendisine gönderilen bu paranın hepsini Çelebi Hüsameddin'e verince oğlu Sultan Veled'in canı sıkılmış: "Evde hiçbir şey yok, ne gelirse hepsini Çelebi'ye gönderiyorsun. Biz ne yapacağız?" diye sızlanınca, Hazreti Mevlânâ oğluna: "Bahaeddin valIahi, billahi, tillahi yüzlerce olgun zahid açlıktan ölüm haline gelse, bizde de tek bir ekmek bulunsa onu da yine Çelebi'ye göndeririz." demişti. Böylece Çelebi'nin ne kadar güvenilir, merhametli, ne kadar yoksulları düşünen bir kimse olduğunu Veled Çelebi'ye hatırlatmak istemişti.

Gerçekten de Çelebi Hüsameddin hazretleri öyle asil ruhlu, öyle mükemmel bir insan idi ki, Mevlânâ hiçbir halifesine, Çelebi'ye gösterdiği sevgiyi ve iltifatı göstermemişti. Onu o kadar büyük tutardı ki, gören Hüsameddin Çelebi'yi Mevlânâ'nın şeyhi sanırdı. Nitekim Mevlânâ'nın, Mesnevi'de yeri geldikçe Çelebi Hüsameddin hazretleri hakkında kullandığı yüceItici sözler, sevgi ifadeleri insanı şaşırtır. Yedi asır önce bu iki insan-ı kamilde tecelli eden ilahi nur, sevgi nuru, onları nasıl hayran bırakmışsa, asırları aşarak gelen o mübarek nur, Mevlânâ'yı ve eserlerini seven biz naçiz kulların da gönlünü aydınlatmada, onlara karşı duyduğumuz hayranlığı arttırmaktadır. Eğer Çelebi Hüsameddin hazretlerini, Hazreti Mevlânâ Hak dostu edinmeseydi, ondaki hakikati görmeseydi, o hakikata gönül vermeseydi, bugün, insanlık Mesnevi-i Şerif gibi eşsiz bir eserden mahrum kalırdı.

MUHYİDDİN-İ ARABİ (İBN'ÜL ARABİ) HAZRETLERİ

İslam aleminde yetişmiş en büyük mutasavvıflardan sayılan Muhyiddin-i Arabi (1164-1241) Hazretleri de Mevlânâ'nın çağdaşıdır. Mevlânâ'yı seven ve Mevlânâ tarafından da sevilen büyük veli Konyalı Sadreddin Hazretleri de İbn-i Arabi'nin üveyoğlu olup onun namına kurulan Ekberiyye Tarikatı'nın mümessili idi. Bu bakımdan İbn-i Arabi Hazretlerinden kısaca bahsetmemiz faydalı olacaktır.

Büyük veliler ilhamı aynı kaynaktan aldıkları için, fikirleri birbirine ters düşmez. Sadece meşreplerine göre aynı hakikati başka başka şekilde açıklarlar. Velileri, birbiri ile mukayese etmek, herhangi birisinde, aklımızın ermediği bir hususu kusur sayarak onu aşağılamak, sevdiğimiz bir veliyi de göklere çıkarmak insafa sığmayacağı gibi, Mevlânâ'nın da yolu değildir. Çünkü Mevlânâ'nın yolu sevgi yoludur, müsamaha yoludur. Mevlânâ'yı seven bütün velileri, hatta bütün insanları sevecektir ve bilhassa velilerde bir kusur aramayacaktır. Elbette meşrep ve ifade tarzı bakımından veliler arasında fark bulunabilir. Fakat veliler birbirinden fikir alış verişinde bulunurlar. Şems-i Tebrizi Hazretleri, Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinden bahsederken Hazreti Mevlânâ'ya diyor ki: "Ondan iyice faydalar elde ettim. Amma sizden elde ettiğim faydalara hiç benzemez. İnci bülbül nerede? Çakıl taşı nerede? (Mevlânâ Celaleddın, Gölpınarlı, s. 52)

Sayın Prof. Annemarie Schimmel de bir bildirisinde: "İbn-i Arabi'nin üvey oğlu Sadreddin Konevi, Mevlânâ'nın dostu idi. Böylece İbn-i Arabi'nin bazı ana fikirleri, Mevlânâ'nın eserlerine sirayet etmiş olabilir. Halbuki Mevlânâ'nın eserleri bin bir renk ifade eden büyük bir halıya benziyor. Ondördüncü asrın ortasına kadar, İslam Tasavvufunda ne gibi ceryanlar zuhur etmişse de onların aksini Mesnevi'de görmek kabildir. (Mevlânâ ve Yaşamak Sevinci, s.74, Konya Turizm Derneği, 1978) Demek ki Tasavvuf ilminde, en ileri olan bu iki veli, birbirlerinden haberdardır. Bunları nasıl birbirlerinden ayrı sayabiliriz ki. Fikirlerinden ötürü Muhyiddin-i Arabi'ye saldıranlar, aynı fikri taşıdığı için Mevlânâ'ya da saldırmışlardır. (İsmail Fenni, Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin-i Arabi, 1928, s. 114)

Şimdi İbn-i Arabi ile Mevlânâ'nın görüşleri arasındaki birliği, birbirlerine benzeyen ve benzemeyen taraflarını kısaca gözden geçirelim: "İbn-i Arabi'nin yolu bilgiye, yorumlamaya dayanıyordu. Halbuki Mevlânâ'nın yolu aşk ve cezbe yolu idi" diye düşünenler ve yazanlar var. Sanıldığı gibi İbn-i Arabi eğer bilgi yolunu tutsaydı, çok büyük bir bilgin, bir allame olurdu amma, Şeyh-i Ekber olamazdı. Nasıl ki Mevlânâ zamanının ilimlerini babası kadar bildiği halde, Sultanü'l-ulema olmadı da, Sultanü'l-aşikîn olduysa, İbn-i Arabi de, yalnız akıl yolunda yürüse, aklına güvenle bir İbn-i Rüşd olurdu, amma İbn-i Arabi olamazdı. Aslında Muhyiddin-i Arabi de, Mevlânâ Hazretleri gibi aklın mahsulü olan bilgiyi çok gerilere atmıştır. O da Mevlânâ gibi iman yolunda, aklı kurban etmiştir de gönül yolunda, keşf ve ilham yolunda yürüyerek Şeyh-i Ekber olmuştur.

Felsefe ve filozoflara değer vermeyen Mevlânâ'dan bu hususta İbn-i Arabi ayrılmaktadır. Çünkü filozoflar hakkındaki görüşlerinde İbn-i Arabi çok müsamahalıdır. Peygamber efendimiz (s.a. v.) in, "Allah'ı inkar eden müşrikler de söyleseler, hikmeti kabul ediniz". (Vahdet-j Vücud, s.64, Ferid Bey) hadisini benimseyen İbn-i Arabi aynen şunları yazmaktadır: "Sakın bir filozofun veya Mutezile aliminin ileri sürdüğü fikri inkara kalkışıp da bu filozofun, bu Mutezile'nin görüşüdür demeyiniz. Bu tahsili ve bilgisi olmayanların hareket tarzıdır. Zira filozofun her sözü batıl değildir. Mümkündür ki, filozofun savunduğu mesele ondaki Hak fikrindendir.

Vahdet-i vücud inancının kendine has bir tarzda açıklanması ve filozoflar hakkındaki bu müsamahalı görüşleri, dar fikirli, mukallid ve mutaassıb Şeriatçılar tarafından hiç de iyi karşılanmamıştır. Bu yüzden Muhyiddin-i Arabi kafirlik ve zındıklıkla suçlanmıştır. Fakat o kendisine küfredenleri bile hoşgören, affeden büyük bir veli idi. Celaleddin Suyuti'nin yazdığına göre (Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin-i Arabi, s.289, İsmail Fenni, 1928) İbn-i Arabi bir gün sokakta giderken kendisini sevmeyenlerden birisi ile karşılaştı. Adam şeyhe küfretmeye başladı. Şeyh ona cevap vermedi. Şeyhin yanında bulunan hizmetçisi: "Efendim baksanıza bu adam size neler söylüyor" demesi üzerine İbn-i Arabi "O adamın içine bir takım kötü huylar sinmiş, onları bende görüyor, onlara küfrediyor. Onun gördüğü kötülükler, kötü sıfatlar bende yok" diye cevap verdi.

Hazreti Muhyiddin-i Arabi Şam'da bulunduğu senelerde birçok aydın kişilerin hürmet ve sevgisini kazanmıştı. Zenginlerden, hükümdarlardan kendisine maddi yardımda bulunanlar oluyordu. Bilhassa Sultan Ebu Bekir Eyyub ona, pek çok iltifatta, ikramda bulunmuştu. Şeyh, kendisine verilenlerden pek azını, geçinebileceği kadarını alıkoyuyor, üst tarafını aynen Konya'da Hazreti Mevlânâ'nın yaptığı gibi yoksullara dağıtıyordu.

SADREDDİN KONEVİ HAZRETLERİ

İshak oğlu Konyalı Sadreddin Muhammed hazretleri (ö.673/1274) Hazreti Mevlânâ'nın zamanında Konya'da yaşayan en büyük şeyhlerden, mürşidlerden olup, büyük şeyh manasına gelen "Şeyh-i Kebir" diye anılmakta idi. Bu mübaret zat, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin üveyoğlu olmak dolayısıyla, onun en yakını ve ona nisbetle kurulan "Ekberiyye Tarikatı"nın en tanınmış mümessili idi. İbn-i Arabi gibi büyük bir velinin üveyoğlu olmak, onun terbiye ve irşadı ile yetişmek, her şeyhe nasib olacak bir mazhariyyet değildi.. Sanki Endülüs'te doğan İbn-i Arabi, Mekke, Medine, Konya'ya gelmiş ve ona yakın olmak takdiriyle, onun dul kalan annesi ile evlenmişti. Konyalı Sadreddin de üvey babasının ve şeyhinin en hayırlı bir halefi oldu. Onun eserlerini şerh etti. Vahdet-i vücud inanışının yayılmasına gayret sarfetti. Sadreddin Konevi, tasavvufta olduğu kadar, şer'i ilimIerde, zahiri fenlerde de çok ileri gitmişti. Bilhassa hadis ilminde en yüksek dereceye ulaşmıştı. Hadisten icazet (yani diploma, hadis okutma yetkisi) verirdi. Dergahına zamanın emirleri, beyleri, bilginleri, vezirleri, sultanları devam eder, feyz alırlardı.

Padişahlar gibi yaşayan, dergahı bir sarayı andıran, kapıcıları, perdedarları bulunan Sadreddin Konevi'nin yaşayışıyla, mütevaziane, dervişane bir hayat süren, tam bir halk adamı ve fakirlerin, yoksulların dostu olan Mevlânâ'nın yaşayışı arasında dağlar kadar fark olduğu halde bu iki mana sultanı, birbirlerini pek sayıyor ve seviyorlardı. Ne Mevlânâ, Sadreddin'in ihtişamlı hayatını kıskanıyor, ne de Sadreddin, Mevlânâ'nın dervişane hayatına yukardan bakıyordu. Aralarında meşreb ve yukarda arzedildiği gibi bazı konularda fikir ve görüş ayrılıkları vardı. Bu ayrılık, onları benlikle, kinle, nefretle birbirinden ayırmıyor, sevgi, müsamaha, hoşgörürlükle birbirine bağlıyordu. Bu iki sultan, ikisi de ayrı ayrı usul ile, ayrı ayrı yaşayış tarzı ile, fakat aynı gaye ile Allah yolunda yürüyerek insanları irşad ediyorlar, yol gösteriyorlardı.

Bir gün Hazreti Mevlânâ, Sadreddin Konevi hazretlerini ziyarete gitmişti. Şeyh-i kebir, hadis dersi okutmakla meşguldü. Mevlânâ'nın geldiğini görünce edeben, onun yanında hocalık yapmaktan utandı. Hadis dersinin okutulmasını Mevlânâ'dan rica etti. Hadis dersini o gün Mevlânâ okuttu ve dinleyenleri hayretler içinde bıraktı. Hadislerin ışığında ne hakikatler söylendi, ne manevi zevklere varıldı, Hazreti Muhammed'in mübarek sözleri, Hak aşıkı Mevlânâ'nın gönlünde tesirini artırdı. Başka manevi bir hal aldı. Sanki o gün yüce peygamberimiz o dergaha geldi de sevdiği Mevlânâ'nın dili ile konuşmuş oldu.

Yine bir gün Sadreddin Konevi hazretlerine Mevlânâ'nın sireti, manevi ahlaki hakkında sorulduğunda, şeyh heyecana kapılarak: "Eğer Bayezid'le Cüneyd bu devirde olsalardı, Allah erinin gaşiyesini (sınnalı at örtüsünü) omuzlarında taşır, bu hizmeti, canlarına minnet sayarlardı. Muhammed dininin fakirlik sofracısı odur. Biz, onun sofracısından manevi gıdalar almaktayız, bütün zevkimiz, şevkimiz onun kutlu ayağının bereketindendir." (bkz. Firuzanfer, Mevlânâ Celaleddin Tercümesi, s.160)

Abdurrahman Cami hazretlerinin Nefehatü'l-Üns adlı meşhur kitabının 633. sahifesinde bulunan bir bölümü aynen almadan geçemeyeceğim: "Bir gün Sadreddin dergahında büyük bir toplantı vardı. Konya'nın en tanınmış şeyhleri, emirleri, beyleri, bilginleri hep orada idiler. Şeyh Sadreddin, toplantı odasında baş köşede bir seccade üzerinde oturmuş, konuşma yapıyordu. Ansızın Mevlânâ içeri girdi. Şeyh Sadreddin ve orada hazır bulunan bütün büyükler ayağa kalktılar, onu karşıladılar. Şeyh, oturduğu seccadeye Mevlânâ'nın otunnasını niyaz etti. Mevlânâ, "Bu büyük şeyhin seccadesine oturursam kıyamette ne cevap veririm" diye özür diledi, seccadeye oturmadı. Bunun üzerine Sadreddin, seccadenin yarısına sen otur, yarısına da ben oturayım diye teklifte bulundu. Mevlânâ, yine oturmadı. Bunun üzerine Şeyh-i kebir, "Mevlânâ'nın oturmak istemediği bir seccade bizim ne işimize yarar, biz de artık buna oturmayız" dedi.

Hz. Mevlana'nın Hayatı

mevlana Özellikle Mevlana, Mevlevi, Hüdavendigar ve Mollayı Rum lakaplarıyla; Belhi, Rumi ve nadir de olsa Konevi nisbeleriyle anılan Celaleddin Muhammed, bugün Afganistan'ın kuzeyinde yer alan Belh şehrinde dünyaya gelmiştir. Alimler yetiştiren bir ailenin ferdi olan babası Baha'uddin Veled'in Belh'te sahip olduğu büyük maddi ve manevi zenginlikler içerisinde çocukluk yıllarını geçirmiş ve sonrasında vatanı Konya olmuştur. Konya'daki hayatı, ailesi, dergahı ve eserlerine intikal eden fikirleri, O'nu günümüze çok canlı bir şekilde taşımıştır. O, daha çok ilahi aşk, sevgi, zarafet ve hoşgörüyü hatıra getiren ve İslam inancını gönüllere bu bakışla sunmayı hedef edinen bir anlayışın öncüsü olarak kabul görmüştür.

    Mevlana'nın hayatı ve Mevlevi yolu ile ilgili bazı önemli tarihler şu şekilde kaydedilebilir:

 

  • Mevlana'nın doğumu: Belh, 6 Rebiülevvel 604 / 30 Eylül 1207
  • Ailesiyle Belh şehrinden hicret: 610 / 1212 veya 618 / 1221 tarihlerinde
  • Hicaz'a gittikten sonra Şam yoluyla Anadolu'ya geçiş, bazı şehirlerde bulunduktan sonra Larende'de ikamet edilirken Mevlana'nın Gevher Hatunla evlenmesi: Larende (Karaman), 622 / 1229
  • Mevlana'nın oğlu Sultan Veled'in doğumu: Larende, 623 / 1226
  • Konya'ya varış: 626 / 1229
  • Sultanu'l ulema Bahauddin Veled'in vefatı: Konya, 18 Rebiülahir 628 / 12 Ocak 1231
  • Seyyid Burhaneddin-i Muhakkik'in Konya'ya gelişi: 629 / 1232
  • Seyyid Burhaneddin'in vefatı: Kayseri, 638 / 1240- 1241
  • Şems-i Tebriz'in Konya'ya gelişi: 26 Cemaziyelahir 642 /23 Ekim 1244
  • Şems-i Tebrizi'nin Konya'dan ilk ayrılışı: 643 / 1246
  • Ricalarla geri dönmüş olan Şems'in ortadan kayboluşu: 645 / 1247
  • Mevlana'nın Konya'lı Kuyumcu Selahattin'i halife tayin edişi: 647 / 1249
  • Kuyumcu Selahattin'in vefatı: 657 / 1258
  • Mevlana'nın vefatı: 5 Cemaziyelahir 672 /17 Aralık 1273

    "Sultanu'l Ulema (Alimlerin Sultanı) " ve "Mevlana-yı Buzurg (Büyük Efendimiz)" lakaplarıyla anılan Mevlana'nın babası Ahmet Hatibi Oğlu Bahaüddin Veled Belh'te etkin bir alin ve sufi olarak yaşamaktaydı.Onun kubveriyye tarikatının müessisi Şeyh Necmeddin-i Kübra (ö. 618/1221)'nın talebesi olduğu kaydedilir ve tarikattaki silsilesi,Ahmet-i Gazzeli (ö.517 / 1123)'ye ulaştırır.

   
İslam dünyasının önemli merkezlerinden biri olan Belh'te Xlll. asrın ilk yarısındaki mevcut ilmi ve siyasi ortamdan rahatsızlık duyan Mevlana'nınbabası,bütün aile efradı ve çevresiyle hicreti tercih etti,Hac maksadıyla yola çıkarak Nişabur,Bağdat,Mekke,Şam gibi şehirleri dolaşarak Anadoluya ulaştı.Aile yol boyunca büyük alaka gördü,Mevlana babasının yanında bu ilk yolculuğunda bir çok ünlü alimle sufi ile karşılaştı.Onların sohbetlerine tanık oldu.Larende'ye bügünkü Karaman'a vardıklarında Mevlana ve ailesi için önemli gelişmelerinin yaşandığı bir döneme de girilmiş oldu muhtemelen burada geçen yedi yıl zarfında Mevlana,kafilede yer alan Hace Lala Şerefettin-i Semerkandi'nin kızı Gevher hatun'la evlendirildi,iki oğlu Sultan Velet ve Alaaddin Çelebi dünya'ya geldi,"Mader-i Sultan (Sultan'ın annesi)"lakabıyla anınlan validesi Mümine hatun vefat etti,Konya'ya intikal ettiklerinde Sultan Alaaddin Keykubat ve emirleri tarafından büyük alakayla karşılandılar.

   
Konya'ya varıştan iki yıl sonra ailenin reisi Bahauttin Velet 80 yaşında vefat etti.

   
Genç Mevlana'dan alim,müderris ve müftü babasının yerini alması istendi.Babasının müritlerinden Tirmizli Seyyit Burhanettin bir yıl sonra Şeyhine görmeye Konya'ya geldi ve esas olarak babasından dini ilimleri öğrenmiş olan Mevlananın tasavvufi talim ve terbiyesiyle meşgul oldu ve ayrıca bu arada Halep ve Şam'da tahsilini ikmal etmesi hususunda'da tavsiyede ve rekabette bulundu.Buluşmalarından dokuz yıl sonra, kendisine babasının manevi yönünü tanıtıp üzerinde derin izler bırakan Seyyit Burhanettin Kayseri'de vefat etti.Bundan beş yıl sonra Şems-i Tebrizi Konya'ya geldi ve aralarındaki sohbetler büyük bir etkileşmeye neden oldu.Mevlana'nın bu buluşmadan sonra gerek hayatında ve gerekse gönül dünyasında büyük değişiklikler meydana geldi.Onun Şems'le olan yakın münasebetini kendileriyle eskisi gibi alakadar olmaması hazmedemeyenlerin tepkileri sonucunda Eflaki'nin belirttiğine göre 16 ay kadar sonra Şems Konya'dan ayrıldı.Ancak bu gidiş onu çekemeyenleri tatmin edecek bir sonuç sağlamayıp Mevlana yine çevresindekilerle ilgilenmedi.Bu durumu görenlerin ve Mevlana'nın talepleriyle oğlu Sultan Veled,önceki tatsızlıkların yaşanmayacağını Şems'e anlatıp onu ikna ederek birlikte Şam'dan Konya'ya döndüler.Fakat aynı nedenlerle ayrılık kaçınılmaz oldu ve üç yıl kadar süren bu münasebet artık tamamen sona erdi.Mevlana,derinden etkilendiği buluşma ve ayrılıktan sonra,önce Ümmü Konyalı Kuyumcu Selahatin'i kendisine halife ve hemdem edindi, oğlu Sultan Veled'i onun kızı Fatma Hatun'la evlendirdi. Bu yıllar, huzuru, sükunu aradığı; derdini, aşkını, heyecanını gazellerinde ve rubailerinde dile getirdiği bir dönem oldu. Kuyumcu Selahattin ile olan beraberliği on yıl sürdü. Onun vefatından bir müddet sonra aynı sıfatla Hüsamettin Çelebi'yi tayin etti. Ömrünün son ondört, onbeş yılını Mesnevi'yi söylemekle geçirdi. Bu eserin teşvikçisi ve yazıcısı Hüsameddin Çelebi'ydi.

   
Mevlana'nın Gevher Hatun'la evliliğinden Sultan Veled ve Muhammed Alaaddin, onun vefatından sonra evlendiği Kira Hatun'dan da Alim Çelebi ve Melike Hatun dünyaya geldi. Mevlana'nn postunda Sultan Veled, Onun oğlu Ulu Arif Çelebi (ö. 719 / 1329) soyundan gelenler bulunmuştur.Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı. Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu.O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.