Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

MESNEVİ

MEVLEVÎ AYİNİNDE KULLANILAN BAZI MÜZİK ALETLERİ

MU9398868OC494_250
MEVLEVÎ AYİNİNDE KULLANILAN BAZI MÜZİK ALETLERİ

Kudüm: Özellikle tekkelerde kullanılan, bakır kâseler üzerine deve derisi gerili küçük iki davuldan oluşmuş usul vurma aracıdır.
Zahme: Kudüm vurulurken kullanılan değneklere verilen addır. Genellikle gül ağacından yapılır.
Kemençe: Yayla diz üzerinde çalınan, armudi şekilli gövdesi ağaçtan yapılan üç telli küçük bir müzik aletidir.
Ney: Klâsik Türk müziğinde ve özellikle tekke müziğinde yer alan, yanık sesli, kamıştan üflemeli bir müzik aletidir. Mevlânâ'nın eserlerinde ney sazına yapılan bir çok atıf mevcuttur.
Kanun: Dikdörtgen biçiminde, bir köşesi kesik, yassı bir sandık üzerine gerilmiş tellerden oluşan, tırnak adı verilen çalgıçlarla çalınan bir müzik aletidir.
Ud: Klâsik Türk müziği araçlarından, iri karınlı, kirişli, mızrapla çalınan on bir ya da on iki telli bir müzik aletidir. Gövdesi ve gövde üstü kapağı çeşitli ağaçlardan yapılır.
Tambur: Klâsik Türk müziğinin başlıca çalgılarından biridir. Mızrapla çalınır. Altı ya da yedi tellidir. Uzun sapı ve gövdesi ile gövde üstü kapağı çeşitli ağaçlardan yapılır.
Def: Zilli bir kasnağa gerilmiş zar veya deriden oluşan bir müzik aletidir.
Rebab: Gövdesi Hindistan cevizi, göğsü yayın balığı derisi, üç telli olan bir çalgıdır.Özellikle Mevlânâ'nın eserlerinde bu enstrumanla ilgili çeşitli misaller mevcuttur. Sultan Veled'in Rebabname adlı müstakil bir eseri vardır.
Halile: Özellikle tekke müziğinde kullanılan zilli vurmalı bir sazdır. Çok az bükümlü iki büyük bakır çanaktır.
Bendir: Tekkelerde icra edilen musikide kudümden sonra en çok kullanılan ritim aletidir. Genellikle geniş bir ağaç kasnak üzerine gerili deriden imal edilir. Son zamanlarda çeşitli sun'i malzemelerde kullanılır olmuştur. Önceleri ısıtma yoluyla akort edilirken sonraları kasnak çevresine akort burguları da eklenmiştir.

İHTİFALLER

mevlana5

MEVLÂNÂ ANMA TÖRENLERİ (1946-1960)

DOÇ. DR. MUSTAFA ÖZCAN

Selçuk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Mevlânâ törenlerinin yarım yüzyıldan fazla geçmişi vardır. Başlangıçtan itibaren bu törenlere ilgi gösterilmiş ve bu ilgi giderek çoğalmış ve yaygınlaşmıştır. Bu törenler sadece şehir ve yurt içinden Mevlânâ’yı sevenlere hitap etmemiş, yurt dışından yüzlerce insanı kendine çekmiştir. Biz bu yazımızda Mevlânâ ihtifallerinin başlangıcından 1960 yılına (1960 dahil) kadar ki gelişmelerini anlatacağız. Böylece ihtifallerin 8 az bilinen geçmişi hakkında bilgi vermiş ve kamuoyunu aydınlatmış olacağız.

Basında, 1946 yılından itibaren Mevlânâ ve Mevlânâ müzesi ile ilgili yazılar çoğalır. Hatta bu yazıların bir kısmı uyarı kabilindendir:

“... Mevlânâ’nın medfun bulunduğu Âsâr-ı Atika Müzesini gezmeye gidenler, içeriye girerken müşkil duruma düşüyorlar. Ayakkabılarını çıkarsalar, akrep sokması tehlikesi var, çıkarmasalar, hem saygısızlık, hem de nezaketsizlik.. Gerek manen ve gerekse maddeten çok yüksek değeri olan bu müesseseye çamurlu ve tozlu ayakkabılarımızla girmek, sağlık bakımından da doğru değildir. Güneş yüzü görmeyen bu yerde tozların tahribatı büyük olur.

Temizlik işlerinin elektrikli süpürgelerle yapılması ve geziciler için İstanbul camilerinde olduğu gibi beş on terlik bulundurulması güç bir şey olmasa gerek, yol halısı temini de olabilir.” 1

1946 yılında Müze ile ilgili şöyle yazılara da rastlanılır:

“ Bakanlar Kurulunun 2 Eylül 1926 tarihli kararnamesiyle kapatılan dergâh, 2 Mart 1927 tarihinde Âsâr-ı Atika Müzesi olarak açıldı. Bu müzenin bulunduğu yer, Alâeddin Selçukî’nin gül bahçesi imiş. Buraya Mevlânâ’nın pederi Sultanü’l-ulema namını taşıyan Mehmet Veled’e hediye etmiş, 18 Rebiülâhir 628 hicrî senesinde vefat ettiği zaman bahçenin havuzu mevkiine defn olunmuş, bilâhare yani Mevlânâ’nın vefatından sonra Selçuk hanedanı, Karaman oğulları ümerası tarafından üzerine bir kubbe yaptırılmış sonra Osmanlı sultanları tarafından muhafaza edilmiştir.

Cumhuriyet Hükümeti, Eski Eserler Müzesi haline koymuştur. Umumun görmesine her gün açık bulunmaktadır. Mevlânâ ve oğlu Yeşil Kubbe’nin altında medfundur. Müzenin çok zengin bir kütüphanesi vardır.”2

Türbenin içi hakkında da şu bilgiler verilmiştir:

“ Müzeye ceviz ağacından yapılmış nakışlı dış kapıdan küçük bir odaya girilir. Burada büyük camekânlar içinde el yazması ve altın yaldızla tezhip edilmiş kitaplar vardır. Buradan gümüş kapıdan içeriye girilince loş bir meydan vardır. Meydanın sağ tarafında merkadlar vardır. İşte bu merkadların devamında yeşil kubbenin altında (kubbe-i hardâ) görülür. Tam bu merkadın üzeri yeşildir.

Yeşil kubbe, Selçuk vezirlerinden Muinüddin Süleyman Pervane ve karısı Gürcü Hatun tarafından 676 H., 1277 M. tarihinde yaptırılmıştır. Kubbenin dışı on altı dilim üzerinde yeşil çinilerle donatılmıştır.

Etrafında ‘Ayetülkürsi’ yazılıdır. Mimarı Alemüddin Kayser’dir. Küçük kubbelerle istilâktik kubbe ve medhal, Mimar Hayreddin’in eseridir.” 3

Bu örneklerden de anlaşıldığı gibi Mevlânâ’yı anma töreni öncesinde, bir hazırlık yapılmış ve kamuoyu bilgilendirilmiştir. Konya’da biz ilk ihtifalin 1946 yılında yapıldığını görüyoruz. Bu konuda öncülük görevini Halkevi üstlenmiştir. Mevlânâ’nın ölümünün 673’üncü yıldönümüne rastlayan 17 Aralık 1946 Salı günü saat 11:00’de Halkevi’nde toplanılmış ve Mevlânâ’nın türbesine gidilmiştir. Saat 17:30’da ise Halkevi Sineması’nda Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk, “Mevlânâ’nın Hayat ve Eserleri” hakkında bir konuşma yapmıştır. Yine Mevlânâ’nın muhtelif ressamlar tarafından yapılmış portrelerinin projeksiyonla gösterileceği ve bu toplantıya herkesin gelebileceği duyurulmuştur. 4

Tören, gerçekten büyük bir ilgi çekmiştir. 17 Aralık 1946 günü saat 11:00’de Halkevi’nde toplanan mülkî, askerî erkân ile müftülük mensupları toplu bir halde Mevlânâ’nın ebedî istirahatgâhını ziyaret etmişler ve bu büyük Türk’ün manevî huzurunda saygı duruşunda bulunmuşlardır. Yine aynı gün Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk’un konuşması da dinleyiciler üzerinde çok büyük ve olumlu bir tesir bırakmıştır. Feridun Nafiz Uzluk, Mevlânâ için yapılacak tören maksadıyla Konya’ya gelmiş ve ertesi günü yani 18 Aralık 1946 Perşembe günü Ankara’ya dönmüştür.5

1946 yılı töreniyle ilgili değerlendirmeler son derece olumludur. Bilhassa Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk’un dâhi şair Mevlânâ hakkında vakıfâne ve ilmî konuşması çok beğenilmiştir. Sahnede Mevlânâ’nın bütün bir portresi yer almıştır. Epeyce kalabalık ve çoğu aydın olan izleyiciler, neyin derunî ve ilâhî sesinden sonra bu değerli hemşehrilerinin konuşmasını zevkle ve geniş bir ilgi, büyük bir dikkatle dinlemişlerdir. Profesör zaman zaman takdirle alkışlanmış, böylelikle Mevlânâ’yı “iyi anladığı ve anlattığı tasdik edilmiştir.” Ne yazık ki projeksiyon temin edilemediği için, Mevlânâ’ya ait başka resimler gösterilememiş ve özür dilenmiştir. Törenle ilgili bundan sonraki gelişmeleri basından izleyelim:

“… Mevlânâ, asırlardan sonra, bağrında yattığı Konya’da ilk defa sosyal ve ilmî hüviyetli bir toplantı ile anılmaktadır. Bu, küçük de olsa, manası çok büyük ve şükrana lâyık bir anış ve duyuş hâdisesidir.

Türk radyosu ve aynı gece ondan bahsetmekle kadirbilirlik göstermiş, farz olan ödevini yerine getirmiştir. Halkevimizin Mevlânâ’yı böyle bir toplantı ve vukuflu bir konuşma ile anışını ise yerinde bulur ve överiz. Çünkü ‘büyük bir âlem’ olan Mevlânâ’nın en koyu ve belirgin bir vasfı da, şahikalaşan manevî kıymet ve azametine rağmen ‘halkçılığı’, tevazuu idi. O, asırlarca önce düşünce duyuşlarıyla bütün bir arzı ve insanlığı kucaklıyordu ve ‘Türklüğünü’ söylüyordu.

Aziz Profesörün söylediği gibi Divan-ı Kebir’ini bastırmak şerefi, Konya’ya ve Konya zenginlerine nasip olmalıdır. Garplılar, Mevlânâ’yı bizden çok evvel anlamışlar, eserlerini dillerine çevirmişler, hakkında eserler yazmışlardır.” 6

Hemen belirtelim ki bu konuşmaların yapıldığı sırada Halkevi’nin başında Feridun Nafiz Uzluk’un mimar kardeşi Şahabettin Uzluk bulunuyordu. Bu da çok anlamlı bir tesadüftür ve Mevlânâ’yı anma töreninden sonra her ikisine birden teşekkür edilir.

Böcüoğlu müstear adıyla yazan Sabit Günbay, Müze ile ilgili dilek, şikâyet ve istekleri şöyle dile getirmiştir:

“Âsâr-ı Atika Müzesi – Mevlânâ Türbesi, Cuma günleri kapalıdır. Cuma namazı kılmak için Müze önündeki Sultan Selim Camiine gidenler, Müzeyi de görmeği diliyorlar. Acaba tatil gününün başka bir güne alınması hem halkın arzusunun yerine getirilmesi ve hem de varidat bakımından faydalı olur kanaatindeyim.” 7

1947 yılında ise ne yazık ki Konya’da tören yapılmaz. Mevlânâ’yı anmak ve anlatmak bu kez Ankara Üniversitesi Dil,Tarih ve Coğrafya Fakültesine düşer. Ama 1948 yılı için böyle diyemeyiz. 1948 yılı Mevlânâ törenlerine ilişkin haberler tören tarihi yaklaştıkça, basında yer almaya başlar. Sözgelişi büyük insan Mevlânâ Hazretlerinin ölüm yıldönümü vesilesiyle Halkevi’nde bir tören düzenleneceği ve bu törenin ne kadar önemi olduğu bildirilir. Ayrıca Mevlânâ âşığı, Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk’un da törende bulunacağı haber verilir. 8

Gerçekten de 1948 yılında büyük Türk şairi ve mütefekkiri Mevlânâ’nın 675’inci ölüm yıldönümü vesilesiyle 17 Aralık Cuma günü saat 19:30’da Halkevi’nde çok özel bir anma töreni yapılır. Hazırlanan programa göre Müze Müdürü Zeki Oral, “Mevlânâ’nın Hayatı ve Eserleri”, Belediye Başkanı Muhlis Koner, “Mevlânâ’nın Tasavvufu ve Felsefe İle Tasavvuf Arasındaki Fark” konularında konuşacaklardır. Ayrıca M. Nedim Güntel, Necati Elgin ve Fakir Usman da seçme şiirler okuyacaklardır. 9

Belediye Başkanı Muhlis Koner, törende yaptığı konuşmasında umumî olarak tasavvuf ve Mevlânâ’nın tasavvufu üzerinde durmuş, tasavvufla ilim arasındaki farkı ortaya koymuş ve gerçek tasavvufun ahlâka, topluma hizmetini belirtmiş, bu arada Mesnevî’den bazı hikâyeleri şerh etmiştir. Büyük eserlerini Konya’da veren ve aziz ruhunu Konya’da teslim eden Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin tarihî bir kıymet ve üstün bir değer olduğu, Konyalıların da bu uluslar arası dâhi insanı unutmadığı vurgulanmıştır.10

Öte yandan Konya’da bu sıralarda Mevlânâ’yı Sevenler Derneği kurulur. Bu konuda öncülük, Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk’tan gelir. Onun teşebbüs ve teşvikleriyle şehirde böyle bir dernek faaliyete geçmiş olur. Derneğin amacı, Mevlânâ’yı tanıtmak ve bankaya yatırılan paralarla Mevlânâ’nın kıymetli eserlerini birer birer neşrettirmektir. Bankada beş lirası bulunan her Konyalı ileride neşredilecek bu değerli eserlerden birer tane elde edebilecektir. Ayrıca bankada birikmiş bu paralarla gelecekte açılacak olan Konya Selçuk Üniversitesine eleman yetiştirilmesine çalışılacaktır.

1949 yılında bu kez Mevlânâ’nın 676’ıncı ölüm yıldönümüdür.17 Aralık 1949 Cumartesi günü Mevlânâ’yı anma programı gereğince saat 20:00’de toplanılır ve büyük Türk mütefekkiri Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî anılır. Herkesin serbestçe girebildiği bu törende şu program uygulanmıştır:

1-Halkevi Başkanı tarafından açış.

2-Mevlânâ’nın hayatı (Öğretmen Necati Elgin)

3-Mevlânâ’nın tasavvufu, tasavvuf ahlâkı, Mesnevî’den seçme hikâyeler ve bunların teşrihi (Belediye Başkanı M. Muhlis Koner)

4-Şiirler

5-Neyle bir hatırlatma ve naat. 11

Mevlânâ törenleri ertesi yıl da aynı heves ve heyecanla gerçekleştirilmiştir. 16 Aralık 1950 tarihli Yeni Konya gazetesinde, Mevlânâ’nın ölüm yıldönümünün programı yer almıştır. 17 Aralık 1950 Pazar günü Mevlânâ’yı anmak için toplananlar şu programla karşılaşmışlardır:

1-Açılış

2-Hayat ve şahsiyeti, naat, taksim, peşrev, saz semaisi

3-Felsefesi

4-Müziği hakkında konuşmalar, ney taksimleri

Törenler akşam Şahin Sineması’nda yapılmıştır.12 Törenlere giriş kartları ile girilir. Söz konusu törenler için giriş kartları Belediye Yazı İşleri Müdürlüğü tarafından dağıtılmıştır.13

1950 yılının 14 Mayıs’ından itibaren Türkiye’de iktidar değişmiştir. Yeni iktidar Mevlânâ törenlerine büyük değer vermeye başlamıştır. Bunun bir göstergesi olarak da 17 Aralık Pazar günü yapılacak olan Mevlânâ’yı anma töreninde bulunmak üzere İçişleri Bakanı Rüknettin Nasuhioğlu, beraberlerinde Konya Milletvekili Ömer Rıza Doğrul olduğu halde, 16 Aralık 1950 Cumartesi günü Konya’ya gelmiştir. Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin de bir gün sonra Konya’da olacağı haber alınmıştır.14

Tören gerçekten muhteşem olmuştur. Halk, Şahin Sineması salonunu doldurmuş, içeri giremeyenler ise tören konuşmalarını sokak ortasından dinlemek zorunda kalmıştır. Toplantı yüce Mevlânâ’nın büyük şahsiyet ve şöhretine uygun bir şekilde yapılmıştır. Toplantıda gerek söz ve gerekse musiki ile Mevlevilik canlandırılmıştır. 15

Hazret-i Mevlânâ’nın ölüm yıl dönümü münasebetiyle Konya Eski Eserler Müzesi de olan Mevlânâ Türbesini 1032 kişi ziyaret etmiştir. Ziyaretçilerin adedi bir gün sonra bir hayli artmıştır.16

Türk Milliyetçi Derneği Konya Şubesi, 1951 yılında Hazret-i Mevlânâ’nın 678. Ölüm Yıldönümü münasebetiyle bir anma töreni düzenlemeyi kararlaştırmıştır. Büyük önem verilen ve titizlikle hazırlanan bu tören için bir hayli davetiye bastırılmıştır. Bu davetiyelerle törene katılmak mümkün olmaktadır. Davetiyesiz kimsenin sinema salonuna alınmayacağı bildirilmiştir. Davetiyeler parasızdır. Davetiyeleri temin etmek için tören günü sabahtan itibaren Türk Milliyetçiler Derneği Konya Şubesi’ne baş vurmak gerekmektedir.

Hemen belirtelim ki 17 Aralık 1951 Pazartesi günü için geniş bir program hazırlanmıştır. Ankara’dan Pakistan Büyükelçisi, Millî Eğitim Bakanı, Prof. Dr. Nafiz Uzluk, Ömer Rıza Doğrul ve diğer milletvekilleri törene davet edilmişlerdir. 17 Aralık 1951’deki törenlerde M. Muhlis Koner, Dr. Hulki Âmil Keymen gibi değerli şahsiyetler konuşma yapacaklar ve Mevlânâ’nın şahsiyetini, eserlerinin değerini belirteceklerdir. Mesnevi’den şiirler okunacak, naatlar dinlenecektir. Böylece Mevlevî musikisi, raks ve sema ile tören zenginleştirilmiş olacaktır. Ayrıca 18 Aralık 1951 günü Selime camiinde yatsı namazını müteakip tanınmış 9 hafız tarafından Hazret-i Mevlânâ’nın ruhuna mevlit okutulacaktır. Türk Milliyetçiler Derneği’nin bu teşebbüsü şehirde memnuniyetle karşılanmıştır.17

Türk Milliyetçiler Derneği Konya Şubesi’nin düzenlediği bu toplantı, saat 20:00 ‘de, Halk Sineması’nda başlamış ve binden fazla insanın huzurunda yüce Mevlânâ anılmış, onun büyüklüğü bir kere daha anlatılmıştır. Bu toplantıya Pakistan Maslahatgüzarı bir telgraf göndermiştir. Bu telgraf okunduktan sonra açılıştaki zevatın arasında Pakistan elçiliği basın ateşesi Yakup Dadaşı ile elçilik özel kâtibi Nuru’l-İslâm Zübeyri de bulunmuştur. Ateşe Yakup Dadaşi, Türkçe bir konuşma yapmış ve Mevlânâ hakkında samimi duygularını dile getirmiştir. Misafir basın ateşesi Hazret-i Mevlânâ’nın ruhu için Sultan Selim Camii’nde okunan mevlidi de dinlemiştir. Mevlit çok güzel okunmuş, camii hınca hınç dolmuştur. Camide cemaatin huşu ile dinlediği mevlitte, Konyalı meşhur mevlithan Tahir Karagöz’den başka diğer güzel sesli hafızlar da yer almıştır. Ateşe, Konyalılara ve basın mensuplarına, kendilerine gösterilen yakın ilgiden dolayı teşekkür etmiş ve fırsat buldukça Konya’ya Mevlânâ’yı ziyarete geleceğini bildirmiştir.18

1952 yılında Mevlânâ törenlerine daha bir önem verilir. Bu maksatla Konya ve çevresinin önemini, turistik değerini belirlemek için bir kongre düzenlenir. Kongre, 9 Haziran 1952 Pazartesi günü saat 16:00’da Konya ve Çevresi Turizm Kongresi adıyla gerçekleştirilir. Kongreye altmıştan fazla delege katılmış, çoğu tanınmış kimseler olan kongre üyeleri arasında Akşehir ve Ereğli ilçelerinin Belediye Başkanları da yer almıştır. Saat 16:30 sularında Vali Kemal Hadımlı da kongreye gelmiştir. Belediye Başkanı Rüştü Özal’ın kısa bir konuşmasını müteakip Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü Turizm Şubesi Müdürü Selâhattin Çoruh bir konuşma yapar. Selâhattin Çoruh bu konuşmasında turizmin önemini, bu davanın bizde de müspet bir yola girdiğini anlatır ve turizm sanayinin bir memlekete ne kadar gelir temin edebileceğini çeşitli örnekler ve rakamlarla açıklar. Daha sonra kongrede, bir danışma heyeti kurulması veya bir dernek teşkili konusunda hararetli tartışmalar yaşanır. Vali Kemal Hadımlı bir dernek kurulması fikrini destekler ve eğer bir dernek kurulursa her bakımdan ve her yerden büyük yardımlar görebileceğini söyler. Neticede bir turizm derneğinin kurulması fikri kabul görür. Turizm derneğini kuracak müteşebbis heyet seçilir. Bu heyette Şadan Dinçer, Tevfik Ceylanî, M. Yavuz Süslü, Abdurrahman Örge, Celâleddin Kişmir, Sofu Tuğrul, Mehmet Önder, Fethi Ferit Uğur gibi önemli şahsiyetler görev almıştır. Bundan sonra her delege turizm konusunda gerçekleştirilmesini arzu ettikleri dilekleri söylemiş ve bilhassa Mevlânâ’nın ölüm yıldönümü töreninin cihanşümul bir mahiyet alması gerektiğini belirtmiştir. Bunun için de başta Hulki Âmil Keymen olmak üzere bir komite seçilmiştir. Kongre saat 19:00’da sona ermiştir. 19

Turizm Kongresi’nde karar altına alınmış olan Konya Turizm Derneğini kurmak üzere seçilen müteşebbis heyet, ilk toplantısını 14 Haziran 1952 Cumartesi günü yapmıştır. Müteşebbis heyet, o gün dernek ve turizm üzerinde görüşmelerde bulunmuştur. 20

Turizm heyeti çalışmaları yapadursun, üniversite öğrencileri daha atik davranmışlar Hazret-i Mevlânâ için bir mevlit okutmayı düşünmüşlerdir. Ankara’daki Konya Yüksek Tahsil Gençlerini Okutma Derneği, büyük mutasavvıf Mevlânâ Celâleddin Rûmî Hazretlerinin ruhuna, 29 Haziran 1952 Pazar günü öğle namazını müteakip Konya Sultan Selim Camii’nde mevlit okutmayı kararlaştırır. Bu mevlide Türkiye’nin tanınmış mevlithanlarından üstat Sadettin Kaynak, Abdurrahman Hendekli ve Ankara radyosunun değerli sanatkârlarından Sadi Hoşses ile Hafız Yeral’in katılacakları bildirilmiştir. Mevlidin Konya’daki organize işlerini genç diş doktorlarımızdan Nuri Yılmazgil üstlenmiştir. Gençlerin bu hareketi şehirde takdirle karşılanmıştır. 21

Ankara’daki Konyalı üniversite öğrencilerini okutmak üzere kurulan dernek, Mevlânâ’nın ruhu için okutmak istediği mevlide devrin Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ve Büyük Millet Meclisi Başkanı Refik Koraltan’ı da davet etmiştir.22 Devrin bu ünlü simaları elbette mevlide gelememişlerdir. Ama bu törenler için çağrılan Sadettin Kaynak’ın da geleceği bir türlü belli olmamıştır. Öbür hafızlar ise mevlit günü şehirde bulunmuşlardır. Mevlit, hoparlörlerle meydanlara iletilmiştir. 23

Öte yandan Hazret-i Mevlânâ’nın büyüklüğüyle mütenasip bir tören hazırlamak amacıyla kurulan komisyon üçüncü toplantısını yapmış ve bazı kararlar almıştır. Bu kararlar arasında Mevlânâ’yı tanıtmak, eserleri ve felsefesi hakkında bilgi vermek amacıyla ayda bir defa seri konferanslar vermek ve yıldönümü için bir de kitap hazırlamak gibi hususlar vardır. Konferanslardan ilki 3 Ağustos 1952 Pazar günü saat 17:30’da Belediye Halk Sineması’nda verilir. Konferansı Yüksek Mühendis Şahabettin Uzluk bir konuşma ile açar, müteakiben Mehmet Önder, Mevlânâ’nın hayat ve eserleri hakkında toplu bir bilgi sunar, daha sonra da Muhlis Koner, Mevlânâ’nın felsefesi üzerinde durur.24 Kalabalık bir dinleyici kitlesinin izlediği konferans geç vakte kadar sürmüştür. 25

3 Temmuz 1952 Perşembe günü Mevlânâ’nın ölüm yıldönümünde gerçekleştirilecek olan törenlerin hazırlıklarını yürüten komite, ilk toplantısını Belediye’de yapmış, ihzarî mahiyette olan bu toplantıda yürünecek yol haritası ortaya konulmuş, anma gününün bütün dünyaya en iyi bir biçimde duyurulması lüzumundan bahsedilmiştir. İkinci toplantının da on gün içinde yapılması kararlaştırılmıştır. Gerçekten de komite, 11 Temmuz 1952 Cuma günü ikinci kez bir araya gelmiş ve çalışmaları gözden geçirmiştir. 26

1952 yılının anma töreni için mekân olarak Belediye Halk Sineması seçilir. Saat 20:00’deki törenin programı aşağıdaki gibidir:

1-Açış, 2- Ney (Naat, taksim), 3-Mevlânâ’nın Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri 4- Mevlânâ’nın Doğduğu ve Yaşadığı Şehir, 5- İki Şiir, 6- Ney (taksim ve âyin),7- Mevlânâ’nın Tasavvufu ve Mesnevîsi, 8- Ney, 9- Kapanış. 27

Gerçekten de bu program kusursuz bir şekilde uygulanmıştır. Mevlânâ’nın 678. Ölüm Yıldönümü münasebetiyle hazırlanan bu programa uyulmuş ve binlerce Konyalı ile başta Ankara ve Afyon gibi civar illerden gelen yüzlerce Mevlânâ muhibbinin katılımıyla tören gayet parlak bir şekle bürünmüştür.

Program gereğince açış ve Ankara’dan gelen ney heyetinin naati ile başlayan tören, Mehmet Önder’le Muhlis Koner’in konuşmalarının ardından tekrar Mevlevî müziği ile sürmüştür.28Göz doktoru Hulki Âmil Keymen de güzel ve veciz bir konuşma yapmıştır. Halil Can, Selâmi Bertuğ ve arkadaşlarından oluşan ney ve ayin grubu, taksim ve naat-ı Mevlânâ’yı çalmış ve okumuşlardır. Fakir Usman da Bıçakçızâde’nin şiirini okumuştur. Arif Bilge ise “Mevlânâ’nın Doğduğu Şehir” başlıklı konuşmasını yapmış, onu tekrar müzik izlemiştir. Muhlis Koner’in konuşması da çok beğenilmiş ve tören müzikle sona ermiştir. 29

Aynı yıl, Mevlânâ hakkında üç dilde bir eser yayınlanmıştır. Celâleddin Kişmir ve Mehmet Önder tarafından 4 renkli bir kapak, bol resim ve temiz bir baskı ile hazırlanan Mevlânâ adlı Türkçe- İngilizce- Fransızca dillerinde yazılmış olan bu kitap, 18 Aralık 1952 Perşembe gününden itibaren satışa arz edilmiş ve büyük bir rağbet görmüştür. Az miktarda basılan bu kitabı, kimi hemşehriler ciltletmiş, kimileri de vitrinlerinde sergilemiştir. Kitabın resimlerini ressam Ziya Ünal, İngilizce’sini İbrahim Özgentaş, Fransızca’sını Mete Kargalık hazırlamıştır. 30

1952 yılı törenleriyle ilgili eleştiriler eksik değildir. Bu eleştirilerin en önemlilerinden biri, gazeteci Sofu Tuğrul’dan gelir. Aslında o eleştirilerini o günün insanlarında ve yetkililerindeki hâkim anlayışa yöneltmiş ve Mevlânâ törenlerini bir türlü dünya çapında bir programla kutlayamayışımız noktasında toplamıştır. Sofu Tuğrul şöyle demiştir:

“ … Her sene; ama muntazaman her sene, 17 Aralık geçtikten sonra bir gürültü, bir patırtı kopar: Bu sene, ‘ Mevlânâ, büyüklüğüne lâyık bir şekilde kutlanamadı; gelecek sene bu tören dünya çapında olsun, her yerden Konya’ya binlerce kişi gelsin, şöyle olsun, böyle olsun!’

Fakat günler, haftalar, aylar birer birer erir; kânunlara merdiven dayarız; hepimizi bir telâştır alır; koşarız; çabalarız, kıvranırız ve mutat üzere her sene olduğu gibi, Mevlânâ , değil dünya çapında, Konya ölçüsünde bile olamadan anılır geçer gider.

Gerçi bu himmeti küçümsememek lâzımdır. Zira daha evvelleri hatırlarsak bu bile yoktu. Ama, bu olmayış, şimdiki anmaların kâfi olduğuna bir sebep teşkil edemez.

Bu sene de böyle oldu. Her biri ayrı ayrı hürmete lâyık ve Mevlânâ muhibbi olan münevverlerden bir komisyon teşekkül etti. Sene içinde 3- 4 kere ancak toplanabilen komisyon çaresizlik ve bilhassa maddî imkânsızlık içinde kıvrandı durdu. Nihayet, diğer sütunlarda göreceğimiz programı ile çalışmalarının rezümesini verdi.

Takdir edileceği gibi bu asla kâfi değildir. Ve yine, sadece muhiplerden mürekkep bir komisyonun da bu büyük meselenin altından kalkmağa kudreti müsait değildir. Filân veya falân makamı kastederek söylemiyoruz; hangi makam olursa olsun böyle hayırlı ve büyük bir teşebbüse yardım etmeli, halkımız da bu çalışmaları bilhassa madde bakımından desteklemelidir. Bu, ancak böyle olursa, cihanşümul bir harekete geçilebilir, değilse, her senekinden bir hatve dahi ileri gidilemez”. 31

1953 yılı Mevlânâ törenlerinin geçmiş yıllardakinden farklı olması için uğraşılır. Bunun için Turizm Cemiyetine bağlı bir komisyon kurulur. Bu komisyonun Mevlânâ’nın ölüm gününe hazırlanmak üzere çalışması istenilir. İlk toplantısını 17 Kasım 1953 Salı günü yapar ve bazı kararlar alır. Toplantıda ilk olarak 1953 yılı ihtifalinin daha önceki yıllara göre daha geniş tutulması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca Ankara ve İstanbul ve diğer illerimizle temas edilerek farklı bir Mevlevî ayini yapmak imkânının araştırılması karara bağlanmıştır. Ayin başarılı olursa filme çekilecek, eser gelecek nesillere belge diye bırakılacaktır. Ne var ki bu konuda hükümetin iznine, teşvik ve ilgisine ihtiyaç vardır.

Diğer yandan ihtifalin Konya’da iyi bir şekilde gerçekleştirilmesi için hemen hazırlıklara girişilir. Kararlaştırılan anma töreni Belediye Sineması’nda yapılacak ve iki gündüz bir gece olmak üzere 3 defa tekrarlanacaktır. Bu münasebetle Mevlânâ ile ilgisi olan bazı zevat çağırılacak ve kendilerinden kısa birer konuşma yapmaları istenecektir. 17 Aralık 1953 tarihine yetiştirilmek üzere Mevlânâ adlı bir broşür çıkarılması düşünülür. Mevlânâ ihtifaline Ankara’dan ve İstanbul’dan bazı hemşehri ve milletvekillerinden yardım talep edilmiştir. Bu amaçla 2. bir komisyon kurulmuş ve bu komisyonun başkanlığına Dr. Hulki Âmil Keymen getirilmiştir. Komisyon bir hafta sonra tekrar toplanacak ve çalışmaları gözden geçirecektir. 32

Hemen belirtelim ki Erkek Sanat Enstitüsü de Mevlânâ törenlerine yetiştirilmek üzere Mevlânâ türbesinin rölyefini hazırlamaya karar vermiştir. Rölyef, ressam Hasan İpeklioğlu tarafından yapılacaktır.33 Hazret-i Mevlânâ’nın 680. Ölüm Yıldönümü’ne yetiştirilmek üzere hazırlanan kitap için ülkemizin tanınmış insanlarıyla, şehrin kalem erbabından yazılar istenilmesi ve bu yazıların Belediye Başkanlığına gönderilmesi uygun görülmüştür. Ayrıca Mevlânâ Komisyonu yapmış olduğu toplantıda yeni bazı kararlar almış ve Mevlevî ayininin tahakkuku için Ankara, İstanbul ve Afyon’daki hemşehrilerden yararlanmayı düşünmüştür. Bu arada ihtifalin bütün yurda duyurulmasına çalışılacağı belirtilmiştir. 34 Mevlânâ törenlerinin bir önceki yıla göre daha geniş bir surette ele alınmasını arzu eden komisyon, ilgili makamların fikirlerine baş vurmuş, gerekli ihtiyaç ve elemanların teminine çalışmıştır. Bunlar tamamlandıktan sonra izin meselesini halletmek istemiştir. 35

680. Mevlânâ İhtifali hazırlıkları tamamlanmış ve ihtifal iki gün ve üç kısım olarak düzenlenmiştir. Programa göre törenler, 16 Aralık 1953 Çarşamba günü saat 14:00’te Belediye Sineması’nda öğretmen ve öğrencilere, aynı günün akşamı saat 19:30’da davetiyesiz olarak halka, 17 Aralık 1953 Perşembe günü akşamı saat 19:30’da Belediye Sineması’nda davetlilere açık olacaktır.

İhtifali tertip eden heyetin davetlisi olarak Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, Nevzad Ayasbeyoğlu, M. Nuri Gençosman, Abdülbaki Gölpınarlı’nın Konya’ya geleceği haber verilmiştir. Bu kişilerden başka Hulki Âmil Keymen ile M.Muhlis Koner de birer konuşma yapacaktır.36 Sadi Hoşses, 30 kişilik Üniversite Korosu ile törenlere katılmıştır. Ayrıca ilk kez bu yıl, bu çapta bir ayin gerçekleştirilmiştir. O gün müstesna bir gün olmuştur. Abdülbaki Gölpınarlı, Konya’ya gelirken, kardeşi Şefik Kolaylı’dan aldığı Neyzen Tevfik’in o meşhur “ney”ini de beraberinde getirmiş ve Mevlânâ Müzesi’nde teşhir edilmek üzere yetkililere vermiştir. 37

680. Mevlânâ İhtifali, o zamana kadar görülmemiş bir mükemmeliyette geçer. O geceye ait izlenimler şöyle anlatılmıştır:

“ İhtifal 20 de başlayacak. Saat 19:30 da Belediye sineması hınca hınç dolmuş vaziyette. İğne atsanız yere düşmeyecek. Bu kadar davetli yalnız Konyalı değil, Ankara’dan, Afyon’dan, Niğde’den gelen yüzlerce Mevlânâ muhibbi yılda bir defa gelen bu büyük günü duymak, yaşamak için Konya’ya koşup gelmişler.

Saat 20:00. Hafif bir ney demi salonda inledi. O zamana kadar gürültülü olan salon birden derin bir sessizliğe gömüldü. Ney sesi o kadar hafif ve o kadar içten ki, salondakiler en ufak bir ses çıkarmaktan ürküyor, çekiniyorlar. Bu arada, program takdim ediliyor. Sonra Mevlânâ torunlarından Dr. Hulki Âmil Keymen ilk konuşmayı yapıyor. Mevlânâ için ne söylenebilir? Bizler onun için ne diyebilirsek, onun büyüklüğü karşısında ne söylememiz mümkünse Hulki Âmil de ancak onları söyledi. Perde açıldı. Mutrip heyetinin neyleri ilke Hafız Hayri, Naat-ı Şerif’i okumaya başladı. Bu anda salon tek vücut halinde Itrî’nin bu muazzam eseriyle doldu, kalbin çarpıntısında, nefes alışlarında bu lâhutî nağmeyi duyduk

Naat-ı Mevlânâ’dan sonra yine Itrî’nin rast ayin-i şerifini dinledik. Rast makamının bütün azamet ve tantanasını nefsinde toplayan bu nağmede, Mevlânâ’nın büyüklüğünü ve ulviyetini bir kere daha görür gibi olduk.

Şimdi gençleri dinliyoruz. Ankara radyosunun kıymetli sanatkârı Sadi Hoşses, üniversite gençliğini bu inanmış topluluğunu 15-20 günde hazırlamış. Sanki yıllardır bu mevzuda çalışmışlar zannedersiniz. Yine neylerin ve kudümün ritmine uyularak koro halinlde ve 32 gencin söylediği Ferahfeza birinci selâm bütün salonu oradan alıp, ulvî bir âlemin ufuklarına götürüverdi.

Mevlânâ muhiplerinden Nuri Gençosman’dan Mevlânâ’nın kâinat nizamı telâkkisini dinledik. Arkasından yine müzik. Bu sefer Eczacı Kimyager Nazmi Bey idaresinde mutrib heyeti bizlere Bayatî pişrev ve Bayatî ayin birinci selâmı dinletti.

Şimdi sıra Profesör Ali Nihad Tarlan’da.. Üstadın söylediklerinin hani birini not

etmeli. Zaten böyle bir şeye teşebbüs etseniz de muvaffak olamazsınız.. Bir an için o sihirli sözlerin âhengine kendinizi kaptırmayı görün. Not almak, - acaba ne söylüyor diye- imkânı elinizden gitti demektir. Prof. Ali Nihad Tarlan, Mevlânâ için konuştu. Fakat söyleyen de söylenen de ne kadar büyük ve beliğ olursa olsun onun yanında bir nokta mesabesinde bile değildir.

Şadi Hoşses korosundan üçüncü selâmı dinliyorsunuz. Arkasından Abdülbaki Gölpınarlı konuşuyor. Üstat o kadar dolu ve o kadar kendinden geçmiş ki, orada kendisi değil, Mevlânâ’dan bir ses fısıldıyor gibi. Ne alkış, ne teşyi üstadın umurunda değil. Gölpınarlı orada her şeyi Mevlânâ için ve her sözü Mevlânâ’ya ait olarak kabul ediyor. Kendisi için hâşâ… Mevlânâ orada iken Gölpınarlı’ya söz düşer mi? Ve nihayet şöyle bitiriyor: ‘ Mevlânâ için söz uzadıkça uzar, uzadıkça uzar. Bunun sonu yoktur. Ne kadar söylesem azdır ve bununla da biter mi zannediyorsunuz, bitmez Vallahi!.’

Şimdi Hayri Tümer’den Sabâ taksimini ve sabâ buselik âyinini dinledik. Muhlis Koner hocamız hasta imiş maalesef gelemedi.

Tören, burada bitiyor… Salon dağılıyor… Kime sorsanız kalbinde Mevlânâ’dan bir ses ve ruhunda Mevlânâ’dan bir parça ile oradan ayrıldığını size söyleyecektir.” 38

1953 yılı törenleri, şehirde apayrı bir hava esmesine sebep olmuştur. 17 Aralık gecesi gelip çattığında, o geceyi sahne arkasından izleyen ve mutrib heyetinin, üniversite korosunun, misafir hatiplerin arasında bulunan Celâl Kişmir şöyle tasvir etmektedir:

“Perde arkasından salonun, balkonun, locaların dolduğu yetmezmiş gibi ayakta kalan halk da bir o kadardı, onları gördükçe üzülüyordum. Benimle beraber tertip komitesi de üzülüyordu. Nereden, nasıl gelmişti bu kadar halk? Davetiyeler topu topu yedi yüz karadı… Böyle gecelerde darılan, gücenen, dışarıda kalan daha çok olur elbet. Fakat eldeki imkânlarla ancak bu kadarı yapılabilirdi. Kusurlar vardıysa affedenler de bulunacaktı elbet.” 39

1954 yılında Mevlânâ’yı anma törenleri 16 Aralık 1954 Perşembe günü başlar. 681. Ölüm Yıldönümü münasebetiyle büyük bir tören düzenlenir. Ancak törenin sınırlı sayıda kişilerce seyredileceğini düşünen tertip komitesi, çareyi onu üç defa tekrarlamakta bulur. Bu suretle daha geniş bir halk tabakasının törene katılımı sağlanmış olacak, gösterilen fevkâlade arzu kısmen de olsa tatmin edilecektir.

Asıl tören ertesi günü yapılır. Zira o gün, yüce Mevlânâ’nın fâni âlemden bekâ âlemine intikalinin 681 inci yılıdır. 17 Aralık Cuma günü akşam saat 20.30’da Şahin Sineması tıklım tıklım dolmuştur. Bu töreni, Ankara radyosunun naklen vermesi kararlaştırılmıştır. Törende aynı zamanda devlet adamlarımız da bulunmaktadır. 16 Aralık akşamı tören bir gece sonra da tekrarlandığı için biz sadece 17 Aralık Cuma günü yapılan törenin programını vermekle yetineceğiz.

O akşam, Konya tarihî günlerden birini yaşar. Tören tam saatinde başlar. Törende Ziraat Vekili Nedim Ökmen, Büyük Millet Meclisi Vekillerinden Fikri Apaydın, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın eşi Reşide Bayar, Başvekil Adnan Menderes’in refikası Berrin Menderes de hazır bulunmuşlardır. Yine Mısır Büyükelçisi Ekselans İbrahim Akif Elalüsive, Libya Büyükelçisi Ekselans Ali Esad Ecarbi ve bazı devlet temsilcileri, tanınmış ilim ve fikir adamlarımız da konuklar arasındadır.

İlk olarak Belediye Reisi İbrahim Aşçıgil açılış konuşmasını yapmış, müteakiben Dr. Hulki Âmil Keymen, Mevlânâ’nın hayatından bahsetmiştir. Sabri Özlü tarafından naat-ı şerif okunmuş, Ruşen Ferit Kam da Mevlevî musikisi hakkında izahat vermiştir. Hayri Tümer’in ney taksiminden sonra Yusuf Paşanın segâh peşrevi çalınmıştır. Hüzzam ayini ( Birinci Selâm ve Zehi Aşk Yürük) semadan sonra Refik Ahmet Sevengil, Mevlânâ’nın fikir ve sanat hayatımızdaki yerini anlatmıştır. Tanınmış kadın şair ve yazarlarımızdan Nezihe Araz, Mevlânâ hakkında bir şiirini okumuş, Millî Türk Talebe Birliği Ankara Üniversitesi Korosu Sadi Hoşses idaresinde ferahfeza makamlarında Mevlevî musikisinden örnekler takdim etmişlerdir. 15 dakikalık istirahattan sonra programın ikinci kısmına geçilmiştir. Edebiyat ve ilâhiyat doktoru Prof. Anne Marie Schimmel, “Garpta Mevlânâ Görüşü” konulu Türkçe olarak çok güzel ve etkili bir konuşma yapmıştır. Ulvi Erguner tarafından ney taksimi geçilmiş, Neyzen Emin Dedenin Suzinâk ayin-i şerifinden (Birinci ve ikinci selâmlardan) sonra üstat Halil Can’ın ney taksimi dinlenilmiştir.

Muhittin Celâl Duru, Mevlânâ tefekkür sisteminin Şark ve Garptaki tesirlerini anlattıktan sonra musiki tekrar başlamıştır. Bu arada Cüneyt Orhon tarafından kemençe ile saba taksimi yapılmıştır. Afyon ve Konya heyetlerinin katılımıyla oluşan mutribi müteakip İsmail Dedenin sababuselik ayinine geçilmiştir. Muhlis Koner, Mevlânâ ve tasavvuf hakkında konuşmuş, kapanış musikisi ile programa son verilmiştir. Kapanış musikisine bütün gruplar iştirak etmiştir.

Diğer yandan gelecek nesiller için tarihî bir belge yerine geçsin diye sema ayini, Maarif Vekâletince renkli olarak filme aldırılacağı haberi yayılmış ve 18 Aralık 1954 günü saat 14:00’de Mevlânâ Müzesi’nde hayatta kalan son Mevlevîlerin katılmasıyla böyle bir gösterinin yapılacağı duyurulmuştur. 40

Aslında bu film olayı kolay olmamıştır. Mevlânâ İhtifali Tertip Komitesi 1954 yılında yaptığı toplantıların birinde, o yıl Mevlevî semaının filme alınması ya da Mevlevî semaı için bir film hazırlanmasının üzerinde durulmuş ve Mevlânâ’nın 681. Ölüm Yıldönümü programını hazırlamaya koyulmuştur. Vali Yardımcısı Cemal Göktan’ın başkanlığında, Milletvekili Rüştü Özal, Belediye Reisi İbrahim Aşçıgil, Dr. Hulki Âmil Keymen, Muhlis Koner, Maarif Müdürü Nazım Esen, Lise Müdürü İbrahim Cengiz, Müze Müdür Vekili Mehmet Önder, Gazeteci Sofu Tuğrul, Öğretmen Memduh Yavuz Süslü ve Necati Elgin, Belediye Turizm Bürosu Şefi Celâleddin Kişmir, Yüksek Kimya Mühendisi Feyzi Halıcı’dan oluşan heyet, Belediye’de bir toplantı daha yaparak program üzerinde müzakerede bulunmuşlardır. Bu toplantıda bilhassa milletvekillerimizin törenlerin tertip ve filme alınması hususunda yardımcı olmaları istenilmiş ve kendilerine davet mektupları yazılmıştır.41 Bu girişimler netice vermiş, sema ayini gösterisi Basın Yayın ve Turizm Umum Müdürlüğünce renkli olarak 18 Aralık 1954 Cumartesi günü filme alınmıştır. Ankara ve İstanbul Radyoları sanatkârlarının iştirakiyle yapılan ayin gösterisine eski Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhi başkanlığında 23 Mevlevî görev üstlenmiştir. Mahalli renk ve havayı tam manasıyla vermesini bilen sanatkârlar tarafından başarılan bu iş, Konya’yı tanıtma yönünden çok başarılı bir adım olmuştur. 42

1954 yılındaki törenleri, Türkiye Radyoları yayınlamak istemiştir. Bu yolda da çeşitli hazırlıklara girişilmişse de Şahin Sineması’nda yapılan törenler, bazı teknik sebepler yüzünden naklen radyolarımızdan yayınlanamamıştır. Bunun yerine o sırada şehrimizde bulunan Ankara Radyosu Program Müdürü Refik Ahmet Sevengil başkanlığındaki heyet, törenleri banda almışlardır. Spikerliğini Ankara radyosundan Mukaddes Gözaydın üstlenmiş, törendeki programa dikkat edilmemiş, program dışı konuşmalara yer verilmiş ve şiirler okunmuştur. 18 Aralık 1954 Cumartesi günü akşamı saat 21:30’da band yayını gerçekleştirilmiş fakat şiir ve konuşmaların hemen hemen tamamı çıkarılmış, bol bol musiki dinletilmiştir. 43

1954 yılı törenlerinde bazı aksaklıklar yaşanmıştır. Eski Belediye Başkanı ve Mevlânâ törenlerinin düzenlenmesinde eskiden beri çok emeği geçen Muhlis Koner, gördüğü aksaklıkları yazmadan duramamıştır. Muhlis Koner’e göre o yılın törenleri bir mektep müsameresine benzemiştir. O, törenlerdeki aksaklıkları iki temel noktada toplamıştır:

İlki program harici konuşmalar, hitabeler yapılmış olması ve şiirler okunmasıdır. Eğer böyle program dışı konuşmalar yapılacak ise o zaman programa ihtiyaç yoktur. Programın uygulanmaması laübaliliktir, birtakım aksaklıklar meydana getirmiştir ve dedikodulara sebep olmuştur. Sözgelişi Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ konusunda en uygun isimdir, en yetkili kişilerden birisidir. Ama başta davet olunmamış, sonra neden davet edilmiştin? Burasını anlamak ve çözmek mümkün değildir.

İkincisi konuşmaların ve müziğin banda alınma meselesinde hata yapılmıştır. İhtifal konuşmaları ve müzik aynı zamanda radyo ile neşredilecektir. Fakat bazı teknik sebeplerle buna imkân bulunamamış ve banda alınıp ertesi günü neşredilmesi kararlaştırılmıştır. Ertesi günü görülmüştür ki radyoda yalnız Refik Ahmet Sevengil’in konuşması vardır. Bu zatın radyo konuşmaları güzeldir. Kendisi folklor ve tiyatro sahasında da başarılı çalışmalar yapmıştır. Ama Mevlânâ’nın hayat ve eserleri ile bilhassa tasavvufla uğraşmamıştır. Şimdiye kadar da bu yolda araştırma ve incelemelerine rastlanmamıştır. Refik Ahmet Sevengil’in radyo program müdürü ve sesinin radyofonik olması herhalde buna etki etmiştir. Sebep bu olsa gerektir. 44

1955 yılındaki törenlerin daha görkemli olması için çalışılır. Mevlânâ’nın 682. Ölüm Yıldönümü için filme alınan sema gösterisi ile ilgili hazırlıklar sürdürülür. Basın ve Yayın Umum Müdürlüğünce 2800 metre tutan ve iki saat devam edecek olan bu filmin tarihî açıklamalarını yapmak üzere Konya Müzeleri Müdürü Mehmet Önder, Vekâletçe Ankara’ya çağrılır ve filmin açıklamalarına, seslendirmelerine başlanılır. Filmin musiki kısmını radyoevi sanatkârlarından Neyzen Halil Can ve Hayri Tümer hazırlar. Müze Müdürü Mehmet Önder, bu vesileyle gittiği Ankara’da bir hafta kalacak ve film biter bitmez Basın Yayın Umum Müdürlüğü tarafından görevinin başına dönmesi sağlanacaktır. 45

1955 yılındaki törenler için hazırlıklar çok önceden başlamıştır. Zamanla bu hazırlıklar iyice ilerlemiş ve ihtifal programı çok geniş tutulmamakla birlikte canlı ve güzel geçmesi için her türlü gayret sarf edilmiştir. Üç gün devam edecek programda vazife alacaklarla temasa geçilmiş ve törenlere kimlerin katılacağı belirlenmiştir. Törenlerde Mevlânâ sevgisi ve aşkıyle tanınmış kıymetli kadın yazarlar ve profesörler arasında İlahiyat Fakültesi profesörlerinden Anne Marie Schimmel, Dil- Tarih ve Coğrafya Fakültesi Farsça Bölümü doçenti ve Fîhi- Ma-Fîh mütercimi Meliha Tarikâhya, Avrupa’da bilhassa Danimarka’da vermiş olduğu konferanslarla dikkati çeken ve kraliçe tarafından kendisine özel bir ilgi gösterilen Sofi Huri, yine tanınmış kadın romancılarımızdan Samiha Ayverdi, bulunmak üzere davet edilmişlerdir. Ayrıca İstanbul’dan Halil Can riyasetinde bir mutrib heyeti, Ankara’dan da Hayri Tümer, Nazmi Ulusemre musiki heyetlerinin de törende yer alması kararlaştırılmıştır. 46

Mevlânâ İhtifali Tertip Komitesi, 23 Kasım 1955 Çarşamba günü saat 14:30’da yeni Belediye Başkanı Nazif Tahralı’nın başkanlığında ikinci toplantısını yapar ve ilk toplantıda alınan kararların uygulanmasıyla ilgili gelişmeleri gözden geçirir ve ihtifal programına son şeklini verir. Bu arada ihtifalde konuşma yapacakların yanında mutrib heyetlerini belirlemeye çalışır. Buna göre İstanbul’dan gelecek heyette, Neyzen Halil Can’dan başka Hafız ve Neyzen Sadettin Heper, Hafız Şakir Efendi, Hafız Kâni Karaca, Neyzen Niyazi Sayın, Neyzen Ulvi Erguner, ayinhan Doktor Alâeddin Yavaşça da bulunacaktır.47 Bunlara ek olarak da Ankara’dan Neyzen Hayri Tümer, Neyzen Selâhattin Bertuğ ve arkadaşları törenlere katılacak ve böylece toplam beş ney, bir kemençe ve üç kudüm ve beş ayinhanla tören yürütülecektir. 48

Öte yandan tertip komitesi, yüce Mevlânâ’yı dört ayrı törenle anmayı kararlaştırmıştır. Bu yolla izdihamı kısmen de olsa önleyebilmeyi düşünmüştür. Dört törenin programı da aynı olacak ve bir yıl önce çekilen film de gösterilecektir.İlk tören 16 Aralık günü saat 14:00’te Şahin Sinemasında yapılacak ve bu töreni öğretmenlerle öğrenciler izleyeceklerdir. Son geceki törene ise, Ankara’dan gelen davetliler alınacaktır. Aynı akşam Belediye Sineması’ndaki töreni, davetiye sahipleri izleme imkânı bulacaklardır. Davetiye işiyle meşgul olmak üzere özel bir komisyon kurulmuştur. Tören hakkında temaslarda bulunmak üzere o sıralarda Ankara’ya giden heyet başkanı Nafiz Tahralı, basın mensuplarına Ankara’dan gelecek davetlilerin organizasyonuyla doğrudan doğruya Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğünün ilgileneceğini söylemiştir.49

1955 yılın konuşmaları davetlileri sıkmamak için kısa tutulmuştur. İlk olarak Belediye Başkanı Nafiz Tahralı, kısa bir konuşma yapacak, bilâhare yine kısa olmak kaydıyla ahfad-ı Mevlânâ adına Dr. Hulki Âmil Keymen, Müze Müdürü sıfatıyla Mehmet Önder sırayla konuşacaklardır. Diğer konuşmalar da hesap edilmiş, kaçar dakika konuşacakları belirlenmiştir. Gece yapılacak ihtifaller saat 20:30’da başlayacak ve 24:00’te sona erecektir.

Diğer taraftan komite üyeleri aralarında görev bölümü yapmışlardır. Buna göre Şahin Sineması’ndaki ihtifalin spikerliğini Kemal Or, Belediye Sineması’ndaki ihtifalin spikerliğini ise Namık Ayas üstlenmiştir. Sahne müdürlüklerine Feyzi Halıcı, Necati Elgin seçilmişlerdir. Teşrifat işi, öğretmenlere verilmiştir. Emniyet Müdürlüğü de her türlü emniyet tedbirini alacak ve Belediye Zabıtası da onlara yardımcı olacaktır. Yine ihtifalden iki gün önce Belediye’de özel bir büro meydana getirilecek ve her türlü müracaat bu büroya yapılacaktır. Büroda Dr. Fethi Ferit Uğur, Celâleddin Kişmir ve A. Rıdvan Bülbül çalışacaklardır. İhtifalde hazır bulunmak üzere Cumhurbaşkanının Konya’ya geleceğine ilişkin verilen haber, şehirde sevinç uyandırmıştır. 50

Hemen belirtelim ki 17 Aralık 1955 Cumartesi günü , Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin ölüm yıldönümü münasebetiyle İstanbul Radyosu da bir program hazırlamıştır. Bu program söz konusu tarihte ve

MEVLEVİLİK VE SEMÂ

mevlevi

MEVLEVİLİK VE SEMÂ

ESİN ÇELEBİ BAYRU

Hz. Mevlânâ'nın 22. kuşak torunu

"Şu halde Semâ aşıkların gıdasıdır

Çünkü Semâda Tanrı ile buluşma hayali vardır." (Hz. Mevlânâ)

Hz. Mevlânâ'nın Hakk'a yürüyüşünden sonra oğlu Sultan Veled ve dostları tarafından 13. yüzyılın sonlarında tesis edilen Mevlevilik, sadece Anadolu'da değil Balkanlar'da, Asya'da, Afrika'da ve Arap Yarımadası'ndaki insanları da yüzyıllarca aydınlatan ve hâlâ da aydınlatmaya devam eden bir 'olgun insan' yetiştirme yolu olmuştur.

Konya'daki Mevlânâ Dergâhı merkez olmak üzere 1 Afyon, Kütahya, Manisa, Muğla, Eskişehir, Bursa, Denizli, İstanbul, Bursa, Antep, Diyarbakır, Urfa, Adana, Ankara, Yozgat, Kastamonu, Sivas gibi birçok Anadolu şehrinde; Selânik, Belgrad, Bosna, Kahire, Mekke, Medine, Şam, Halep, Trablusşam, Tebriz ve Lefkoşe gibi yurt dışında 114 ayrı noktada teşkilatlanan Mevlevilik, altı yüzyılı aşkın bir süre başta; Hz. Mevlânâ'nın 'Allah'la birlikte olmak' olarak nitelendirdiği SEMÂ'sıyla tüm dünya insanlarının gönüllerine girmeyi başarmıştır. Bugün yine Hz. Mevlânâ'nın engin fikirleriyle birlikte insanları en fazla etkileyen Semâ'dır.

Semâ, Mevlevilik Tarikatı'nın en önemli unsurlarından biridir. Mevlevî dervişi olmak isteyen kişi önce nev-niyâz (yeni tâlib) unvanıyla Mevlevihanenin matbahında üç gün postta (Saka Postu) oturur 2 , bu süre sonunda eğer tarikata kabul edilme onayı almışsa başına sikke giydirilerek Mevlevihânede çalışmaya ve Semâ meşk etmeye başlar. Artık bu kişi bundan sonra 'can' diye anılır. Bir taraftan matbahta bulunan ortasında bir çivinin çakılı olduğu meşk tahtasında Semâ öğrenip tarikatının asıl objesini yerine getirmeye çalışan can diğer taraftan Abrîzcilik, Pazarcılık, Şerbetçilik, Süpürgecilik, Çerağcılık ve Somatçılık gibi 18 adet Dergâh hizmetlerinde de sırasıyla çalışır ve 1001 günlük çilesini çıkarmış olur.

Can'a bu hizmetleri yerine getirirken yeteneğine göre bir meslek de öğretilir. Bu meslekler genellikle güzel sanatların çeşitli dallarında olur; can'ın yeteneğine göre hattatlık, hakkaklık, çinicilik ve mûsıkîşinâslık eğitimi verilir. 1001 günü lâyıkıyla tamamlayan can artık Mevlevilik Tarikatı'na göre 'Dede' unvanı almış, kendisine bir hücre (oda) edinip orada yeteneğine göre çalışmalarına devam etme hakkı kazanmıştır. Bu Dede eğer isterse aynı imkânlarla başka bir Mevlevihâneye gitme hakkına da sahiptir.

Mevlevilik tarihinde yukarıda bahsedilen 1001 günlük çileyi çıkarmadan da dergâha devam edip Semâ öğrenen ve tarikatın gereklerini yerine getiren dervişler de vardı. Ayrıca dergâha hiç devam etmeden tarikatın yetkililerinden feyz alıp, zaman zaman da meclislere katılan kişiler vardı; bunlara da Mevleviliği seven manasındaki 'Mevlevî muhibbi' adı verilirdi.

Hz. Mevlânâ'nın Semâ'sı

Hz. Mevlânâ'nın ilk olarak ne zaman ve niçin Semâ ettiğine dair elimizde bilgi yoktur. Ama şu gerçektir ki, O dergâhta, evde, çarşıda ve bazen de ders esnasında cezbeye gelip herhangi bir kurala tabi olmadan içinden geldiği gibi Semâ dönmüş ve hattâ öyle zaman olmuş ki, Semâsındaki cezbe ve hararetten belindeki kemeri dahi çözülmüştür. Hz. Mevlânâ ileriki yıllarda Şems-i Tebrizi'nin kaybolmasından sonra (1247-8) sonra kendisine halef seçtiği Kuyumcu Selâhaddin'in 3 (ölm. 1264) sarraf dükkânının önünden geçerken onun çekiç darbelerindeki ritimlerden cezbeye kapılıp Semâ'ya başlayacak ve;

Yekî gencî pedîd âmed der în dükkân-i zerkûbî

Zihî sûret, zihî ma'nî, zihî hubî, zihî hubî

(Bu kuyumcu dükkânında bir hazine göründü

Ne hoş suret, ne hoş mânâ, ne güzellik, ne güzellik)

matlâıyla başlayan meşhur gazelini söyleyecektir.

Yine Hz. Mevlânâ bir gün Konya sokaklarında dolaşırken avladığı tilkinin postunu kendi lehçesiyle "dilku, dilku" diye bağırarak satan bir Türkmen'in bu nağmesinden cezbeye gelerek orada Semâ etmeye başlar. Çünkü 'dilku' kelimesi Farsça'da 'gönül neredesin?' anlamına gelmekte ve kelimeyi bu taraftan anlayan Hz. Mevlânâ'ya kafi derecede malzeme olmaktadır.

Hz. Mevlânâ'nın gerek Selçuklu sarayında, gerekse civar kentlerde düzenlenip dâvet edildiği toplantılarda Semâ meclislerini yönettiği ve katılanlarla birlikte Semâ yaptığı özellikle Eflâkî Dede'nin Menâkıbu'l-ârifîn adlı eserinde etraflıca anlatılır.

Hz. Mevlânâ bir gazelinde Semâyı 'mutlak fânîlik içinde bekâ zevkini tatmak' olarak vasıflandırır ve Semânın sırları hakkında şunları söyler:

Semâ nedir biliyor musun?

Belî (evet) sesini işitmek, kendini unutup Allah'a kavuşmaktır.

Semâ nedir biliyor musun?

Dostun hâlini görüp bilmek ve lâhut perdelerinden Allah'ın sırlarını işitmektir.

Semâ nedir biliyor musun?

Varlıktan habersiz olmak ve mutlak fânîlik içinde bekâ zevkini tatmaktır.

Semâ nedir biliyor musun?

Nefisle savaşmak, yarı boğazlanmış tavuk gibi toprakta kanlı bir hâlde çırpınmaktır.

Semâ nedir biliyor musun?

Yakup peygamberin ilâcını ve Yusuf'a kavuşma kokusunu gömleğinden hissedip koklamaktır.

Semâ nedir biliyor musun?

Musa peygamberin asası gibi her dem Firavunun sihirlerini yutmaktır.

Semâ nedir biliyor musun?

Meleğin sığmadığı 'li mâ Allah' sırrına vasıtasız olarak ulaşmaktır.

Semâ nedir biliyor musun?

Şems-i Tebrizi gibi gönül açmak ve kudsî nurları görmektir. 4

Hz. Mevlânâ yine bir rubaisinde şiirlerindeki mânâyı ve Semâsını şu şekilde özetler:

Başımı koyduğum her yerde, secde edilen O'dur

Dört köşe ve altı bucakta tapılan O'dur.

Bağ-bahçe, gül-bülbül, SEMÂ, sevgili;

Bütün bunlar hep bahane; asıl maksat olan O'dur. 5

Hz. Mevlânâ'dan sonra Semâ

İnsanın tabii hareketi olan dönmek, yani Semâ etmek, Hz. Mevlânâ Celaleddin Rumi'den sonra Hüsameddin Çelebi (ölm. 1284), Sultan Veled (ölm. 1312) ve Ulu Arif Çelebi (ölm. 1320) zamanında tarikat haline gelen Mevleviliğin bir sembolü olmuştur. Bu düzenlemelerle mûsıkî ile bütünleşen ve kurallara bağlanan dönme hareketi daha tesirli, daha görkemli ve daha ruha hitap eder bir hale gelmiştir. Yine Hz. Mevlânâ'nın torunlarından Pir Adil Çelebi (ölm.1490) zamanında bugünkü şekline yakın bir hal alan Semâ Mevlevilerce bir tören haline getirilmiştir.

17. yüzyıl ise diğer tarikatlarla birlikte Mevleviliğin de bir gerileme, hatta lağvedilmesiyle karşı karşıya kaldığı bir dönem olmuştur. Tarihe 'Kadızadeler Olayı' olarak geçen bu dönemde Osmanlı sultanı IV. Murad'ın tahtta olduğu vakit önce Vani adlı bir hoca, sonra da yerine Hünkâr şeyhi olarak geçen oğlu Fazıl Ahmed Paşa yoldan çıkmış tarikatları bahane ederek Mevleviliği de kapatıp, Semâyı yasaklatmıştır. Bu menfur olay tarih boyunca memleketlerine hiçbir zaman zararı dokunmayan Mevlevileri çok etkilemiş ve ebced hesabıyla 'Yasağ-ı bed' (H. 1077/M. 1666) (kötü yasak) olarak tarihlendirilmiştir. Bu yasak Vani'nin gözden düşme yılı olan 1684' e kadar 18 sene sürmüş ve bu tarihte kalkan yasağın ardından Mevleviler yeniden Semâ dönmeye başlamışlardır. Bu yasağın kalkması da yine Mevlevi şairler tarafından ebcedle "Mevlevîler döndü Cân'a aşk-ı Mevlânâ ile" (H. 1095/M. 1684) mısrasıyla tarihe kaydolmuştur.

Semâdaki semboller ve Semâzen kıyafeti

Bu törendeki her şey ayrı bir mânâya, ayrı bir güzelliğe sahiptir. Semâ edilen, Semâhane denen alanın şeklinden, üstüne oturulan postların renklerine, Semâzenin giydiği her giysiden, yaptığı her harekete kadar hepsinin bir mânâsı vardır; hepsi bir sembol ifade etmektedir. Mesela Semâhane dairevi bir alandır ve kâinatı sembolize eder. Şeyhin oturduğu kırmızı post Hz. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi'nin makamı sayılır ve şeyh efendi vekaleten bu makama oturur. Kırmızı renk 'vuslat' yani Allah'a kavuşma rengidir. Hz. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi güneş batarken Allah'a kavuşmuştur. Bilindiği gibi güneş batarken de doğarken de gökyüzü kırmızı bir renk alır. İşte şeyh postunun kırmızı rengi maddi dünyadan batışı, mânevi dünyaya doğuşu temsil eder. Mevleviliğe yeni girenlerin oturduğu post siyah olur. Siyah renksizliğin rengidir, tevhidi temsil eder, bütün renkleri içinde barındırır. Derviş bilgilenip yol alınca beyaz renkli posta oturmaya hak kazanır.

Semâzenin kıyafetine gelince; insanın kötü huylarının, yani nefsinin mezar taşını temsil eden sikkesi, nefsinin kefenini temsilen tennuresi, nefsini ise üstüne giymiş olduğu hırkası temsil eder. Semâzen Semâya başlarken hırkasını çıkarır ve mânevi bir temizliğe adım atmış olur. Semâzenin, kollarını çapraz bağlı olarak duruşu Allah'ın birliğini ifade eder. Kollarını iki yana açarak sağdan sola dönerken adeta kainatı bütün kalbiyle kucaklar gibidir. Gökyüzüne dönük olan sağ eli ile Hak'tan aldığını yeryüzüne dönük olan sol eli ile halka dağıtır. Burada ayrıca Semâzenin Hak'ta yok oluşu da vurgulanır.

Semâ töreni Mustafa Itrî (ölm.1712) efendinin bestelediği 6 Peygamber efendimizi öven Na't-ı şerif ile başlar. Allah'ın kainatı yaratışındaki "OL" (kün) emrini sembolize eden kudüm sesinin ardından ilahi nefes olan ney sesi duyulur. Kainat oluşmuş ve can bulmuştur.

Şeyh efendinin önderliğindeki Semâzenler Semâhanenin etrafında dairevi bir yol izleyerek yürürler. Her bir dairenin ilk yarısı maddi dünyayı ikinci yarısı mânevi dünyayı sembolize eder. Sultan Veled devri denen bu üç devir mânevi bir yolcululuğa hazırlanıştır. Semâzen nefis sembolü olan hırkasını çıkarır ve şeyhinden izin alarak Semâya başlar.

Dört selam olan Semâyı babam Celaleddin Bakır Çelebi'nin de belirttiği gibi şöyle özetleyebiliriz:

"Semâ kulun hakikate yönelip akılla - aşkla yücelip, nefsini terk ederek Hak'ta yok oluşu ve olgunluğa ermiş , kâmil bir insan olarak tekrar kulluğa dönüşüdür."

Bir Semâ töreninden sonra Semâzen de, töreni izleyen de Yaradan'ına biraz daha yaklaşır, O'na olan aşkı daha kuvvetlenir; arınır, tertemiz mutlu ve huzurlu bir ruha kavuşur.

İnsanlar bir şeyleri isterken yakararak dönmüşler, istekleri olunca sevinip dönmüşler, ruhlarının coşkusunu dönerek Semâ ederek ifade etmişlerdir. Tarihten edindiğimiz bilgiler bunlar, yani insanoğlu ilk gününden bu güne hep dönmüş, hep Semâ etmiştir. Göktürk kabartmalarındaki döner şekilde nakşedilen insan figürleri, Mısır kabartmalarındaki M.Ö. 5 bin yıllarına ait olduğu sanılan neyzen şekilleri, Semâ ve Ney'in ne kadar eski olduğu hakkında bilgi vermektedir. Hatta Ca'fer-i Tayyâr'ın Peygamber efendimizin huzurunda Semâ eder şekilde raks etmesi O'nun sessiz kalmasına ve bununla da Tayyâr'ın hareketini onaylaması anlamına gelmiştir 6.

Bugün Semâ deyince benim aklıma neşe içinde dönen insanlar gelir. Kendi etrafında, birbirinin etrafında, el ele, kol kola, omuz omuza neşe içinde dönen insanlar. Bu insanlar farklı zaman dilimlerinde farklı medeniyetlerde; ve hatta farklı dinlerde, ülkelerde ve yaşlardadır. Aralarında yeni yürümeye başlamış, kollarını iki yana açarak dönen bebekten; torununa sarılmış, mutlulukla dönen nineye kadar hepsi gözümün önünden tek tek geçer. Günümüzde yurt içi ve dışında rastladığımız bu sahneler Hz. Mevlânâ'nın öğreti ve mesajlarının ne denli güncel olduğu ve tabi ki Semâsındaki gizemliliği vurgulamak bakımından son derece önemlidir.

1925 yılına kadar Merkez özelliğini koruyan Konya Mevlânâ Dergâhı bu yılda çıkarılan Tekâyâ ve Zevâyâ kanunuyla kapatılmış, Müzeye dönüştürülme kararı alınmış, Merkez ise Halep Mevlevihânesi'ne kaydırılmıştır. Abdülhalim Çelebi Tekke ve Zaviyelerin kapatılması kanunu çıkmadan önce Gazi Mustafa Kemal ile yaptığı görüşmeler neticesinde, onun da onayını alarak oğlu, yani bu satırların yazarının dedesi olan Mehmed Bâkır Çelebi'yi Halep'teki Mevlevihâneye Şeyh olarak tayin etmiştir. 1945'e kadar Merkez olan Halep Mevlevihânesi'nin görevi ise Suriye Hükümetinin Çelebilik Makamı'nı 'resmen' kabul etmeyip Mevlevîhânenin vakıflarına el koymasıyla sona ermiştir.

2 Mevlevilikte çile diye tabir edilen bu uygulama, bütün Mevlevihânelerde değil sadece Matbah'ı bulunan (Konya, Afyon, Manisa, Galata, Kahire ve Gelibolu gibi) yerlerde icra edilirdi.

3 Hz. Mevlânâ ve Kuyumcu Selâhaddin'in dostlukları ve niçin kendisini halife seçtiği hakkında bkz. Nuri Şimşekler, "Hz. Mevlânâ ve Selâhaddin-i Zerkûb", Mevlânâ Panellerinde Sunulan Bildiriler I, Konya, 2000, s. 41-48

4 Şefik Can, Mevlânâ, İstanbul, 1995, s. 264

5 Mevlânâ'nın Rubaileri (Tam Metin), çev. M.Nuri Gencosman, I-II c., MEB Yay. İstanbul, 1997, Rubai No: 206

6 "Yâ habîballah Resûl-i Hâlik-i Yektâ tuî - Ber güzîn-i zü'l-Celâl-i pâk u bî-hemtâ tuî" beyitiyle başlayan bu nât-ı şerîfin güftesinin Hz. Mevlânâ'ya mı, yoksa torunu Ulu Ârif Çelebi'ye mi ait olduğu henüz kesinlik kazanmamıştır. A. Gölpınarlı bu nâtın sözlerinin Ulu ârif Çelebi'ye, Mehmet Önder ve Ö. Tuğrul İnançer ise Hz. Mevlânâ'ya ait olduğunu kaydetmektedir. Biz de çocukluğumuzdan beri yetkili ağızlardan bu nâtın sözlerinin Hz. Mevlânâ'ya ait olduğunu duyarız. (bkz. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, Konya, 2000, s. 30; Mehmet Önder, Mevlânâ ve Mevlevîlik, İstanbul, 1998, s. 224; Ö. Tuğrul İnançer, "Mevlevî Mûsıkîsi ve Semâ Âdâbı", Konya'dan Dünya'ya Mevlânâ ve Mevlevîlik", Karatay Belediyesi Yay., 2002, s. 194)

7 Yahyâ Âgâh b. Sâlih el-İstanbulî, Mecmû'atü'z-Zara'if Sandukatü'l-Ma'ârif, Haz. M. Serhan Tayşi, Tarikat Kıyafetlerinde Sembolizm, İstanbul, 2002, s. 164

SİLSİLE

Bu İcazet benim tarafımdan verilmiştir. Ve ben ki; fakir ve hakir Muhammed bin Cemaleddin ibn-i Adil bin Arif bin Adil bin Arif bin Muhammmed bin Muhammed bin Muhammed El-Hüseyn'ül-Belhiyy'ül-Bekrî'yim.Allah hepsinden razı olsun. Ne güzel selef ve ne güzel halef ! Allah,onların aziz ruhlarını ve sırlarını takdis (yüceltsin) etsin.

Bismillahirrahmanirrahim.

Mana ve beyan nurlarıyla velilerinin kalplerini nurlandıran, faziletinin feyziyle hikmetin ve kavrayışın kaynağı olan lisanı insana bahşeden, akli ve nakli deliller aracılığıyla anlaşılması zor ve kavranılması derin konuları insan kavrama ilhamını veren Allah'a hamd olsun.

O (Allah) ki, bundan önce Tevrat'ı ve İncili'i insanlar için hidayet kaynağı olarak indirdi. Sonra da O Nur'u, hakiki imanın ölçüsü ve ikan (Allah'tan gerçek anlamda korkma, takva) nın mi'yarı olan Furkan'ı indirerek insanlar için sıdkı (dosdoğru yolu) sağlamlaştırdı. Bu nur (Furkan)la, Hakk batıldan, irfan cehaletten seçilip ayrılmaktadır. Allah böylece buyurdu ki, adalete dikkat edin ve ölçüyü kaçırmayın. Biz artık azgınlık(tuğyan)ın boğucu girdablarından ve şeytanın başımıza açacağı musibetlerden Allah'a sığınırız. Allah'tan bizi gerçek takvanın delillerine ve ahkam(şeriat)ın açık ve geniş yollarına ulaştırmasını niyaz ederiz.

Sayısız, sınırsız, binlerce Salat ve Selam, asırlarca, lisanlar tevhidi söylediği müddetçe, ceza ve ihsan günü olan kıyamete kadar; bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderilen, ihsan sahibi ve güzel ahlak üzerine yaratılan, Adnan oğulları aşiretinden Abdullah'ın oğlu Muhammed Mustafa'ya, O'nun ailesine, arkadaşlarına, kendileri (Allahtan) razı olan ve kendilerinden razı olunanlara olsun.

Birbiri ardınca gelen nimetleri ihsan ederek feyiz ve bereketleriyle bütün alemdeki darlık ve sıkıntıları gideren, sanatının kudretindeki incelikleri, bedii hikmetlerini gökleri ve yeri yaratarak ortaya çıkaran sanat ve kudret sahibi, zahir ve batın olan Yüce Allah'a sonsuz, sınırsız hamd, sayısız şükürler olsun.

……………………………………………………………………………………………….......

Doğu ve Batı Alimlerinin Sultanı, karanlık gecelerde Allah'ın nurlarının en parlağı, evtad(tasavvufta üstün şeyhler, dağ)ın kutbu, üstün hallerin sahibi, ezel sırlarının şarihi, İslam'ın direği imam oğlu imam, Hazret-i Zülcelal-i vel'İkram olan Allah'a giden iyilerin yol göstericisi, din ilimlerinin ve işaretlerinin düzenleyicisi, yakin yollarını ışıklandıran, arş hazinelerinin anahtarı, döşenmiş, yayılmış varlık aleminin kenzi'(küntü kenzen mahfiyyene işaret)nin mazharı, kemalin nuru, cemalin dolunayı, dini ilimlerin semasının güneşi, marifet göğünün ayı, melekut aleminin gezgini, ceberut aleminin dalgıcı, müşahhas akıl, mücessem aşk, önce gelen mürşit, tertemiz sır, ortaya çıkan gerçek, görünen nur, mukaddes ruh, kalplerin sefiri, gayb vadilerinin hafiri, tevhid ehlinin hamisi, mülhidlerin mahvisi, hikmet ve ilimlerle tevhidin bedii yolcusu ve güzel sıfatların sahibi olmakla Allah'ın seçip ayırdığı, Allah'ın yardımıyla cümlenin işlerinin yardımcısı, Allah'ın büyükler arasından, Arap ve Acem'in arasından seçtiği Mevlânâ Hazretleri (Allah sırrını takdis etsin) kendi yolu hakkında buyurdu ki: 'Bu yol sadece bir davet değil, aynı zamanda Nebi aleyhisselamın hamdi'nin yoludur. Ben bu devleti kurdum ve bayrağını böylece yücelttim.' Kendilerinin işareti ve keşfiyle bu yol, bütün dış vehimlerden uzak, Allah'a doğru yürüyen bütün devirler, zamanlar boyunca bütün tavır ve davranışları düzetecek, akort edecek, onları ıslah edecek bir düzen ve üslup kurarak artık kalıcı hale gelmiştir.

Alemlerin Kutbu, bilgi sahiplerinin özlerini dirilten, Peygamber Efendimiz'in övgüsünde söz ve mana sahibi, milliyetin ve dinin celali, öncekilerin ve sonrakilerin övüncü, Taha ve Yasin nurunun varisi, peygamberlerin ve seçilerek gönderilenlerin halifesi, velilerin en mükemmeli ve mührü, Allah'ın hayırları ve selamı O'nun üzerine olsun. Saliklerin ruhlarını nurlandıran, seçilmiş güzel yolların zikrinde, şeriatın yolları, ilahi menziller ve hakikatin durakları hakkında sözleri ve fiilleriyle ilahi tavırların ve sözlerin sahibi olarak Mevlânâ Hazretleri -Allah sırlarını takdis etsin- üstün tutulmuştur. Allah aziz sırrını ululasın, O'nun, Mevlânâ Hazretleri'nin buyurduğu gibi: Benim dostum yaratılmışların en hayırlısı olan Yusuf'un güzelliği'ne sahiptir.. Sen buna nasıl dayanırsın ki, gece kuşlarının gündüz kuşlarına tamah etmesi boşunadır.Çünkü gece kuşları ışığa bakamazlar.' Yine, Allah O'nu nurlandırsın, bedeni uykuya dalan Hazret-i Mevlânâ'nın buyurduğu gibi: İnsanlar Hallac'ın sırrını anlayamadıkları için O'nu dara çektiler. Hallac beni tanısaydı, sırrımdan haberdar olsaydı O beni dara çekerdi.'

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: 'Allah'ın öyle kulları vardır ki, Onlar bir kula nazar ettiklerinde O'na mutluluk elbisesi giydirirler.'Yine Peygamber Efendimiz'in buyurduğu gibi. Allah'ın bir kısım kulları vardır. Onlar peygamberlerden değillerdir, şehitlerden de değildir.Fakat peygamberlerle şehitler onların Hakk'a yakınlığına ve Hakk katındaki makamlarına gıpta ederler.' Yine O salavatullahi aleyhim Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: Allah'ın bir kısım kulları vardır ki onlar, yağmur gibidirler. Toprağa düşerlerse buğday (bürri) olup bitirirler, denize düşerlerse inci ( dürri) olurlar.

…………………………………………………………………………………………………..

Hilafet ve vilayet; arş hazinelerinin anahtarını ve yeryüzünün emniyetini elinde bulunduran Hazret-i Mevlânâ'dan, Ahi Türkoğlu zamanın Cüneyd'i vaktin Bayezid'i Hakk'ın ve dinin Hüsamı Hüsameddin Çelebi'ye, O'ndan, dedem, sultan oğlu sultan, dinin ve Hakk'ın Baha'sı, Bahaddin Veled'e (Sultan Veled'e), Ondan, sırrının içinde sırrını sırrıyla gizleyen sır sahibi, milletin(dinin) ve Hakk'ın celaline sahip Ulu Arif Çelebi'ye, Ondan, Dinin ve milletin güneşi Abid Çelebi'ye, O'ndan, ariflerin övüncü, dinin keskin kılıcı Vacid Çelebi'ye, O'ndan, mekansızlık alemini mekan tutarak, alemleri gezen Muzaffereddin Emir Adil Çelebi'ye, O'ndan, Muhammed Çelebi'ye, O'ndan Arif Çelebi'ye, O'ndan Burhanedddin Çelebi'ye, O'ndan, Abid Çelebi'ye, bu hilafet, velayet, hizmet ve istikamet rahmetli Cemaleddin Çelebi'ye, O'ndan, zayıf ve nahif olan bu kula, bana intikal etmiştir.

…………………………………………………………………………………………...

Ahi Ali'nin oğlu Mevlevi Dervişi Muhammed Çelebi Rabbani bir şeyh ve samedani bir derviştir.Uzun müddet Mevlânâ yolu içinde bulunmuş birçok hizmeti yerine getirmiştir……..Buradaki şecereyi takdim etmem, bu şecerenin menbaı, icazetin gerçekleşmesini sağlamıştır.Bu icazet derviş ve muhipler için şifa kaynağıdır.

…………………………………………………………………………………………...

ilim ve amel ehli olanlar, fetva vermeye yetkili bulunanlar, geçmişlerin övüncü, safa ehlinin madeni, iyilerin dostu samedani arif, Ahi Ali'nin oğlu Mevlevi Dervişi Mehmet Çelebi'yi halife olarak uygun gördüler ve tayin ettiler. O'nun sözleri, eylemleri, şeratın erkanına, tarikatın adabına ve hakikatin rumuzlarına uygundur.

…………………………………………………………………………………………...

Hidayet veren Allah'a uyanlara selam olsun.

Allah'ın yüzünü iyiliklerle bezediği, müminlerin emiri Hazret-i Ali Efendimiz, Peygamber Efendimiz'den rivayetle buyurdular ki; Bir insanın herkesten ve her şeyden gizli, sadece kendi başına Allah'ı zikretmesi çok büyük bir şeydir.' Çünkü Resul-i Ekrem Efendimiz, Hazret-i Ali'nin; kıyamet ne zaman kopacak Ya Rasulellah sorusuna, 'Yeryüzünde kelime-i tevhidi zikredenler oldukça kıyamet kopmayacaktır.' diyerek cevap buyurmuşlardır.

İşte, Hazret-i Ali Efendimiz'in, böylece Peygamber Efendimiz s.a.v'den aldığı bu (tevhid sancağı) kelime-i tevhid, O'ndan, Hasan-ı Basri'ye, O'ndan Habib-i Acemi'ye, O'ndan, Davud-ı Tai'ye, O'ndan, Ma'ruf-ı Kerhi'ye, O'ndan, Sırr-i Sakati'ye, O'ndan, Cüneyd-i Bağdadi'ye, O'ndan, Şibli'ye, O'ndan, Muhammed Zeccac'a, O'ndan,Muhammed Nessac'a, O'ndan,Ebubekir Nessac'a, O'ndan, Ahmet Gazali'ye, O'ndan, Ahmet Hatibi'ye, O'ndan, Şems'ül Eimme Serahsi'ye, O'ndan, Sultan'ul Ulema Bahaüddin Veled'e, O'ndan, Seyyid Sırdan Burhaneddin Muhakkık Et- Tirmizi'ye, O'ndan, Mevlânâ Celaleddin'e, O'ndan, Hakk'ın ve dinin güneşi Muhammed Şemseddin Tebrizi'ye, O'ndan, Sultan oğlu Sultan Sultan Veled'e, O'ndan, oğlu Ulu Arif Çelebi'ye, O'ndan, Şemseddin Abid Çelebi'ye, O'ndan, Emir Vacid Çelebi'ye, O'ndan, Emir Adil Çelebi'ye, O'ndan, Arif Çelebi'ye, O'ndan, Abid Çelebi'ye, O'ndan, Cemaleddin Çelebi'ye telkin edilip anlatılmış, aktarılmıştır.

881.Hicri yılın (Gurre-i Muharrem) Muharrem Ayı'nın ilk gününün gecesinde yazılmıştır.

Not: Bu Hilafet icazetnamesi, Hicri 881, M. 1517 yılında Konya Postnişini Cemaleddin Çelebi oğlu Muhammed Çelebi'nin Ahi Ali oğlu Muhammed Çelebi'ye verdiği icazetnemedir. Aslı şimdi sayın Sami Tokgöz'de bulunmakta olup, onun izniyle burada bazı bölümleri neşredilmiştir. Kendisine teşekkür ederiz.

MEVLEVÎHANELER

74

MEVLEVÎLİĞİN TARİHİ SEYRİ

YRD.DOÇ.DR. NURİ ŞİMŞEKLER

S.Ü. Fen-Edebiyat Fak. Öğretim Üyesi

Tarihler bundan yedi yüz küsur yıl öncesini, 17 Aralık 1273'ü gösteriyor, gün başka coğrafyalarda doğmak üzere garbı kızıla bürüyordu. Tabi ki güneş her ne kadar batıyor gibi görünse de mutad seyrini tamamlayıp nöbeti gereği bütün dünyayı aydınlatacaktı. Şems'in sebebi ve Yüce Allah'ın inayeti ile tüm dünyaya ışık olacak olan Hz. Mevlânâ güneşi de aynı saatlerde batıyor; ama bu gidiş Sevgili'yle buluşmanın kutlu bir habercisi olmakla birlikte, yakın zamanda batmamak üzere tekrar doğacağı müjdesini de veriyordu.

"Ölüm hayattır; hayattır ölüm. Fakat gerçeği örten görüş onu tersine gösterir." (Hz. Mevlânâ, Divan-ı Kebir, I-VII c., Çev. A. Gölpınarlı, Ankara, 1992, Gazel, V, 97)

Fazla uzun sayılmayan ve Şems öncesi ve sonrası olmak üzere hayatında 'âlimlik' ve 'âşıklık' mertebelerini aşan Hz. Mevlânâ, başta insan gibi yaşama sanatını öğrettiği Mesnevî'si olmak üzere, ilâhî cezbelerle dilinden dökülen sırların yer aldığı Divanı ve diğer mensur eserlerini bırakmıştı geriye. Asıl önemlisi bu yazılı eserlerin haricinde her Müslüman'a örnek olabilecek ve kendisinin de buyurduğu gibi 'Kur'ân'ın kulu ve Hz. Peygamberin yolunun tozu' felsefeli İslâm merkezli yaşam tarzının önemli hususiyetlerini miras bırakmıştı.

Peki bu eserlerindeki bazen açıkça, bazen sırlar halinde, bazen de en cahil kişinin dahi anlayabileceği tarzda ifade edilen öğretiler, kendisinin Hakk'a yürümesiyle görevini tamamlayacak mıydı? Yada; örnek ve yerli yerinde hoşgörü dolu yaşam biçimi bir-iki kuşak dilden dile dolaşıp sonra unutulup gidecek miydi?

"Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecek; onları yönetecek ve onlara önderlik edecektir." (Hz. Mevlânâ, Sipehsâlâr, Çev. Tahsin Yazıcı, s. 75)

İşte bütün bu soruları kendi kendine soran oğlu Sultan Veled, yakın dostu Hüsâmeddin Çelebi ve diğer müritler bu görevi üslenmiş ve beklentiler doğrultusunda Mevleviliği kurmuşlardı.

Mevlevîliğin tarihi seyrini kaleme almaya çalıştığımız bu yazıda aşağıdaki Mevlevîlik tarihinin kaynaklarından istifade edilerek makamda bulunan Çelebiler, yaptıkları önemli işler ve dönemi siyaset adamlarıyla ilişkileri ana hatlarıyla sunulacak, hayli tafsilatlı olan Mevlevîliğin öğretileri, örf ve adetleri ve âdâb ve erkânı gibi konulara girilmeyecektir.

Mevlevîlik Tarihinin Bazı Önemli Kaynakları:

- Velednâme, Sultan Veled (ölm. 1312), Nşr. Celâleddîn-i Hümâî, Tahran, 1315 hş./1937, Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, İbtidânâme, Ankara, 1976

- Risâle-i Sipehsâlâr be Menâkıb-ı Hüdâvendigâr, Ferîdûn b. Ahmed-i Sipehsâlâr (ölm.1312 ?), Nşr. Sa'îd-i Nefîsî, Zindegî-nâme-i Mevlânâ Celâleddin-i Mevlevî, Tahran, 1325 hş./1947, Çev. Tahsin Yazıcı, Mevlânâ ve Etrafındakiler, İstanbul, 1977

- Menâkıbü'l-ârifîn, Şemseddin Ahmed-i Eflâkî (ölm. 1360), Nşr. Tahsin Yazıcı, I-II c., Ankara, 1976-1980, Çev. Tahsin Yazıcı, Âriflerin Menkıbeleri, I-II c., İstanbul, 1986-1987

- Sefîne-i Nefîse-i Mevlevîyân, Sâkıb Dede (ölm. 1735), I-III c., Mısır, H. 1283

- Tezkire-i Şu'arâ-yı Mevleviyye, Esrâr Dede (ölm. 1796), Yazma (Bir nüshası Mevlânâ Müzesi İhtisas Ktp. No: 5959'dadır.)

- Mecmû'atü't-tevârîhi'l-Mevleviyye, Seyyid Sahih Ahmed Dede (ölm. 1813), Yazma (Bir nüshası Mevlânâ Müzesi İhtisas Ktp. No: 5446'dadır.)

- Mevlânâ'dan Sonra Mevlevîlik, Abdülbaki Gölpınarlı, ilk baskı İstanbul, 1953, gözden geçirilmiş 2. Baskı İstanbul, 1983

- Mevlânâ ve Mevlevilik, Mehmet Önder, İstanbul, 1998

- Mevlevî Usûl ve Âdâbı, H. Hüseyin Top, İstanbul, 2001

Mevlevîliğin Kuruluşu

Vefatına kadar Hz. Mevlânâ'nın yanından ayrılmayan Sultan Veled olgun sayılacak bir yaşta (47) olmasına rağmen babasından boşalan makama geçmeyi reddetmiş ve Mesnevî'nin yazılmasına sebep ve aracı olan Hüsâmeddin Çelebi'yi uygun görmüştü. Onun bu vazifeyi devralması Mevlevîlik tarihi içinde bir ilk ve son olacak; bu makama Hz. Mevlânâ soyundan gelmeyen bir kişi oturacaktı. Çelebi çok mütevazı bir insandı, makamda kendi oturmasına rağmen Sultan Veled'e büyük saygı besliyor ve daima onun fikirleri doğrultusunda hareket ediyordu. Hz. Mevlânâ türbesi üzerinde yer alan Yeşil Kubbeyi o inşa ettirmiş ve bugünkü şeklinin ilk temellerini atmıştı. Aynı zamanda Hz. Mevlânâ'nın mürit ve dostlarını da etrafında toplayarak irfan meclislerinde Kur'ân-ı Kerim ve Mesnevî okutarak gönüllere şifa vermişti. Bu usul de ileride Mevlevîliğin ana unsurlarında biri olacaktı. Aynı dönemlerde bu 'yol'da olanlara Hz. Mevlânâ'ya izafeten Mevlevî denilmekteydi. İlk yüzyılında Hz. Mevlânâ ahfadına binaen Veledî, Ârifî, Âbidî, Âlimî ve Âdilî olarak da adlandırılacak müntesipler, günümüzde de olduğu gibi genel olarak Mevlevî sıfatıyla vasıflandırılıyorlardı.

"Hz. Mevlânâ vuslatının yaşlaştığı hastalığının son dönemlerinde etrafındakilerin 'Sizden sonra hilafet kimin olacak, sizin yerinize kim geçecek' sorularına 'Çelebi Hüsâmeddin halifemiz olur.' diyerek cevap vermiş ve makamın kime geçeceğini bildirmişti." (Eflâkî, Çev. Tahsin Yazıcı II, 162)

"Ey Hak Ziyâsı Hüsâmeddin, sen öyle bir ersin ki, Mesnevî senin nurunla ayı geçti, aydan bile parlak bir hale geldi.

Ey lûtfu, keremi umulan! Yüce himmetin bu Mesnevî'yi nereye çekmekte? Allah bilir!

Bu Mesnevî'nin boynunu bağlamış, bildiğin yere doğru çekmektesin.

Mesnevî, koşup gitmekte; çeken gizli. Fakat, sadece görecek gözü olmayan gâfilden gizli!

Mesnevî'nin yazılmasına önce sen sebep olmuştun; artar, uzarsa arttıran, uzatan yine sensin.

Mademki sen böyle istiyorsun. Allah da böyle istiyor; Allah takvâ sahiplerinin dileğini ihsan eder." (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, Çev. Veled İzbudak, I-VI c., MEB. Yay., 3. Baskı, İstanbul, 1995 III, 1-5)

Mevlevîliğin Tesisi, Yaygınlaşması ve Makamda Bulunan Çelebiler

Hüsâmeddin Çelebi 11 yıl süren bu görevi sırasında vefat etmiş (1284) ve Sultan Veled'in makama geçmesi bir zaruret olmuştu. Çünkü o, yol büyüğü olarak gördüğü ve babasının sağlığında lütuflarına mazhar olan Hüsâmeddin Çelebi varken posta oturmayı bir saygısızlık olarak nitelendiriyordu.

Sultan Veled 58 yaşında makama geçtiğinde; Şems'in, Hz. Mevlânâ'nın, kayınpederi Kuyumcu Selâhaddin'in, Hüsâmeddin Çelebi'nin ve Baktemüroğlu Şeyh Kerimüddin'in mânevî terbiyesi ve ilimleriyle teçhiz edilmiş ve yol'u bizzat hakke'l-yakîn olarak öğrenmiş bir kişiydi. Onun makamda bulunduğu 28 yıl zarfında mürit ve dostlar artmış, sarayla olan ilişkiler kuvvetlenmiş; daha da önemlisi semâ, mûsıkî ve Mesnevîhânlık usulleri belli bir düzene sokularak kurumsallaşmanın temelleri atılmıştır. İleriki yıllarda bu temel üzerine bina edilen Mevlevîlik âdâb ve erkânı da günümüze kadar büyük bir değişikliğe uğramadan devam ede gelecektir.

Mevlevîlik Sultan Veled döneminde (1284-1312) bir taraftan belli usullere oturtulurken, diğer taraftan da onun halife olarak gönderdiği elçiler sayesinde başta Kırşehir, Amasya ve Erzincan olmak üzere Anadolu topraklarında yayılmaya başlamıştı. Bu elçiler gittikleri yerlerde büyük bir sempati ile karşılanıyor, kurulan Mevlevî zâviyelerinde de Hz. Mevlânâ'nın fikirleri, semâ ve mûsıkî sayesinde gönüller fethediliyordu. Yine babasının Mesnevî'sini örnek alarak yazdığı İbtidânâme'si ve Hz. Mevlânâ'ya 40 yıl müritlik yapmış Sipehsâlâr'ın Risâlesi ile de Mevlevîlik tarihinin ilk kaynakları bu dönemde yazılmış oluyordu.

"Sultan Veled hazretleri bütün mutad ilimlerinde sonsuz bir deniz; ilâhî bilgi ve kutsal hakikatlerde eşi benzeri olmayan bir padişah idi." (Sipehsâlâr, s. 145)

Sultan Veled Hakk'a yürüdüğünde (1312) artık, Mevlevîlik Yolu'nun esasları büyük ölçüde belirlenmiş ve bu kurallar çerçevesinde akın akın gelen gönül dostlarına İslâm'ın güzellikleri bir başka üslupla sunulmaya başlanmıştı. Sultan Veled'den sonra meşihatta bulunan oğlu Ulu Ârif Çelebi (D. 1272) daha babasının zamanında kendini yetiştirip bu yol'da ilerlemiş; Anadolu ve İran tarafına yaptığı seyahatlerle Mevlevîliği yaymak için çaba arfetmekteydi. Karaman, Beyşehir, Aksaray, Akşehir, Afyon, Amasya, Niğde, Sivas, Tokat, Birgi, Denizli, Alanya, Bayburt, Erzurum ve devamında Tebriz'de kurulan Mevlevîhâneler onun bu ziyaretleri sırasında attığı temeller sayesinde kurulmuştu. Bu seyahatlerin birçoğuna katılan Eflâkî Dede de Bahâeddin Veled, Şems-i Tebrizi, Hüsâmeddin Çelebi, Kuyumcu Selâhaddin, Hz. Mevlânâ ve çağına kadar olan çocuklarının menkıbelerini toplayarak yazdığı Menâkıbü'l-ârifîn adlı eseriyle Mevlevîlik tarihini yazmayı gelenek haline getirecektir.

"Bugünden sonra bizim Ârif'imiz tam bir şeyhtir ve başbuğluğa lâyıktır ve beşikten mezara kadar olgunlaşacaktır." (Hz. Mevlânâ'nın, torunu Ulu Ârif Çelebi doğduğunda söylediği söz. Eflâkî, II, 230)

Ulu Ârif Çelebi'den sonra (ölm. 1320) kardeşleri Şemseddin Âbid (ölm. 1338) ve Hüsâmeddin Vâcid (ölm. 1342) Çelebiler makama geçmiş ve cedlerinden öğrendikleri gelenek üzere Mevlevîliği yaymak isteseler de Anadolu'daki siyasi karışıklıklar nedeniyle bunda muvaffak olamamışlar, ellerindeki imkânlarla tarikatın ayakta kalmasını sağlamışlardır.

"Âbid Çelebi keremi bol ve âdil biriydi. Allah'tan başka her şeyi daima çoluk çocuğuna ve müritlere verirdi." (Eflâkî, II, 367)

"Şemseddin (Âbid) Çelebi'nin kardeşleri Zâhid ve Vâcid Çelebiler kutupların ciğerleri, akıl sahiplerinin gözleridirler. Atalarının âdetlerini devam ettirmede ve doğruluk ve hidayet yolunu herkese apaçık bir hale getirmede insanların onlara olan güveni sonsuzdur." (Sipehsâlâr, s. 149)

Ulu Ârif Çelebi'nin oğlu Emir Âlim Çelebi I ise gelenek üzere iki amcasından sonra makama geçmesi gerekirken gittiği İran ve Türkistan seyahatinden geri dönmemiş ve âkıbeti hakkında da bir mâlumat elde edilememiştir. Bazı kaynaklar ise onun Türkistan bölgesinde Mevlevîliği yayıp 1350 yılında da oralarda vefat ettiğini kaydederler.

Emir Âlim Çelebi I'in vefat ettiğine dair haber Konya'ya ulaşınca makama geçme hakkı küçük kardeşi Emir Âdil Çelebi'ye verilmiş ve bu zât da 18 yıl meşihatta bulunarak tarikatı idare etmiştir. Konya'nın Karamanoğulları elinde bulunduğu bir dönemde postta bulunan Emir Âdil Çelebi bu hükümdarlığın liderlerini ve ileri gelenlerini de aydınlatmış ve hatta bazıları da müridi olmuştur.

Emir Âdil Çelebi (ölm. 1368)'den sonra makamda 27 yıl meşihatta bulunacak olan Şemseddin Âbid Çelebi oğlu Emir Âlim Çelebi II vardır. Âlim Çelebi II de Karaman'da medfun bulunan Hz. Mevlânâ'nın annesi Gevher Hatun ve ağabeyi Muhammed Alâeddin'in türbelerini onartmış ve bitişiğine bir cami ve Mevlevîhâne tesis ederek buralara vakıflar bağlanmasını sağlamıştır.

"1201 tarihlerinde Karaman'a ulaşan Hz. Mevlânâ, babası ve diğer aile fertleri 7 yıl kadar burada kalmışlar ve Sultan Alâeddin Keykubad'ın ısrarlı davetleri üzerine Konya'ya gelmişlerdir. Hz. Mevlânâ, eşi Gevher Hatunla Karaman'da evlenmiş; Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi burada dünyaya gelmişlerdir. Bu yüzden Karaman'ın Mevlevîler nezdinde özel bir yeri vardır."

Emir Âlim Çelebi II'nin (ölm. 1395) Hakk'a yürümesinden sonra yerine Emir Âdil Çelebi oğlu Ârif Çelebi II geçmiş, o da siyasi çalkantılar içinde bulunan Anadolu'da tarikatını fazla genişletmeye imkân bulamamış; ancak ceddi Hz. Mevlânâ'nın türbesini esaslı bir onarıma vesile olmuştur. 26 yıl makamda bulunduktan sonra 1421 yılında vefat eden Ârif Çelebi II'den sonra tarikatın başına Emir Âlim Çelebi oğlu Pîr Âdil Çelebi (Âdil Çelebi II) geçmiştir.

"Ey Konya! Önce Mevlânâ'nın varlığıyla parlamıştın, şimdi de türbe sayesinde eminsin." (Sultan Veled, Divan-ı Sultan Veled, Nşr. F.Nafiz Uzluk, 1941, s.438, Gazel No: 711)

Pîr Âdil Çelebi Sultan Veled'den sonra fazla bir değişikliğe uğramayan semâyı aslına sadık kalarak yeniden yapılandırmış, tarikatın usullerini de gözden geçirerek yeni bir oluşum yoluna gitmiştir. Tabi ki bu oluşumda kendi döneminde yaygınlaşıp kurumsallaşmaya başlayan Bektaşîlik, Halvetîlik ve Kâdirîlik gibi tarikatlardan Mevlevîliği belirgin çizgilerle ayırma fikri önemli bir etken olmuştur. 39 yıl meşihatta bulunan Pîr Âdil Çelebi 1560 yılında Hakk'a yürümüş ve yerine oğlu Cemâleddin Çelebi geçmiştir.

"Mevlevîlik, semâ, sefâ, vecd ve hâl gibi kendi âdâb ve erkânının yanında Nakşbendi tarikatının esasları ve Şems'in aşk ve cezbe temelleriyle oluşturulmuştur." (Sâkıb Dede, I, 134)

Cemâleddin Çelebi dönemi (1460-1509) Mevlevîliğin olduğu kadar Konya ve Anadolu tarihinin de önemli köşe taşlarının konulduğu bir çağ olmuştur. Konya bu dönemde Osmanlı topraklarına katılmış (1467), Ege Bölgesinde ise Mevlânâ soyundan olan inas Çelebilerden (anne tarafından Mevlânâ torunu) Divane Mehmed Çelebi (ölm. 1529) ve müridi Şâhidî Dede (ölm. 1550) sayesinde Mevlevîlik, Afyon, Denizli, Kütahya, Bursa, Muğla, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir, İstanbul ve çevresinde yayılmış ve buralarda Mevlevîhâneler kurulmuştur. Yine Hz. Mevlânâ'nın torunu Mutahhara Hatunun kızı Devlet Hatundan doğan II. Yıldırım Bâyezid (slt.1481-1512), ceddi saydığı Hz. Mevlânâ'nın dergâhına büyük hizmetlerde bulunmuş ve Anadolu'da Mevlevîliğin yayılmasında maddî-mânevî desteklerini esirgememiştir. II. Yıldırım Bâyezid'in oğlu Mehmed'in de Osmanlı padişahlarının aldığı 'Sultan' unvanı yerine Mevlânâ soyundan gelenlere verilen 'Çelebi' unvanını tercih etmesi Mevlevîliğe verilen önemin ne denli büyük olduğuna bir delildir. Cemâleddin Çelebi de 49 yıllık meşihatı döneminde bu ilgi ve yakınlığı olumlu bir şekilde kullanarak bu yol'a büyük hizmetler etmiştir.

"Cemâleddin Çelebi Fâtih Sultan Mehmed'e II. Bâyezid'in doğumunu müjdelemiş; daha sonra II. Bâyezid de Cemâleddin Çelebi ve Mevlânâ'ya büyük sevgi ve saygı beslemiştir; tahtta bulunduğu dönemlerde de türbedeki sandukaları yeniletmiş, üzerlerine örtülmek üzere değerli kumaşlar göndermiştir." (Sâkıb Dede, I, 139, 144)

Cemâleddin Çelebi'nin 1509 yılında vefatından sonra yerine torunu ve inas Çelebilerden Hüsrev Çelebi geçmiştir. Usul gereği Cemâleddin Çelebi'nin oğlu Kadı Mehmed Paşa makama geçmesi gerekirken babasının sağlığında vefat ettiği için hizmeti de onun oğlu Hüsrev Çelebi almıştır. Hayli uzun bir süre (62 yıl) meşihatta bulunan Hüsrev Çelebi zamanı da Osmanlı Hanedanının iki güçlü sultanı Yavuz Sultan Selim (slt. 1512-1520) ve Kanuni Sultan Süleyman'ın (slt. 1520-1566) tahtta bulunduğu zamana rastlar. Her iki sultan da Doğuya yaptıkları seferler sırasında Konya'ya uğrayarak Hz. Mevlânâ Dergâhını ziyaret etmişler ve buraya yaptıkları bağışların yanı sıra, gösterdikleri ilgi nedeniyle Mevlevîlerin mânevî olarak güçlenmesini de sağlamışlardır. Ayrıca bağladıkları vakıflarla buranın zenginleşmesine katkıda bulunmakla birlikte su getirterek, semâhâne ve mescit yaptırarak dergâhın mimari yapısına da hizmet etmişlerdir.

"Mevlânâ ve oğlu Sultan Veled'in mezarlarının üstündeki mermer sandukaları Kanuni Sultan Süleyman yaptırmıştır. Mevlânâ'nın evvelki ahşap oyma sandukasını da babası Sultânü'l-Ulemâ'nın kabri üzerine nakletmişlerdir." (Evliya Çelebi, bkz. A. Gölpınarlı s. 154)

Hüsrev Çelebi 1561 yılında Hakk'a yürüdüğü zaman yerine oğlu Ferruh Çelebi geçmiştir. Ferruh Çelebi babasından kalan zengin vakıflarla türbeyi idare etmekle birlikte Karatay Medresesi'nin müderrisliği de kendisine tevcih olunmuş ve bu etkinliği bazı muhaliflerin dedikodusuna sebep olmaya başlamıştır. Bu dönemde ise Osmanlı tahtında Kanuni'nin oğlu II. Selim vardır (slt. 1566-1574). II. Selim önceleri Konya'da vali iken Hz. Mevlânâ dergâhına bağlanmış, oradan feyizlenmiş ve bu bağlılığın eseri olarak da dergâhın yanına Selimiye Camii'nin inşası emrini vermişti. Ferruh Çelebi ise padişahın nezdinde saygın bir yeri olmasına rağmen kendisini çekemeyenlerin 'bolluk içinde şaşaalı bir hayat sürüyor' gibi mübalağalı dedikodular nedeniyle padişah tarafından azlediliyor ve İstanbul'a sürgüne gönderiliyordu. Bu olay Mevlevîlik tarihi açısından büyük bir önem taşıyor; bir padişah ilk kez Mevlânâ Dergâhı Postnişînliği görevine müdahalede bulunuyordu. Ferruh Çelebi'nin 30 yıl meşihatta bulunduğu varsayılsa da 18 yıl süren bu sürgün nedeniyle resmi olarak 12 yıl makamda oturduğu kabul edilir.

"Yâ Rab! Bize bir teslîyet-i hâtır olur mu?

Yoksa bu fütûr ile dem-i âhir olur mu?" (Ferruh Çelebi, Şairlik yönü de bulunan Çelebinin azil ve sürgün dönemi hakkında söylediği gazelin ilk beyti, bkz. Sâkıb Dede, I, 153))